İslami Açıdan Ekonomik Alandaki Cinsiyet Farklılıkları

Document Type: Original Article

Abstract

Özet
Bu makalede kadınların ekonomik yaşamının bazı boyutlarını ve İslam’ın bu boyutların her birine bakış açısını ele alacağız.
İslam’ın; kadınların çalışması ve iş hayatına girmesine bakışı, kadınların çalışması yolundaki engeller, iş ortamında cinsiyet ayrımcılığı, kadınların evde yaptıkları işler ve mal varlığı, bu makalenin ana başlıklarını oluşturuyor.

Keywords


Article Title [فارسی]

İslami Açıdan Ekonomik Alandaki Cinsiyet Farklılıkları

Abstract [فارسی]

Özet
Bu makalede kadınların ekonomik yaşamının bazı boyutlarını ve İslam’ın bu boyutların her birine bakış açısını ele alacağız.
İslam’ın; kadınların çalışması ve iş hayatına girmesine bakışı, kadınların çalışması yolundaki engeller, iş ortamında cinsiyet ayrımcılığı, kadınların evde yaptıkları işler ve mal varlığı, bu makalenin ana başlıklarını oluşturuyor.

Keywords [فارسی]

  • İslam
  • Ekonomik
  • Alan
  • Cinsiyet Farklılıkları

1. İslam’a Göre Kadınların Çalışması

Kur’ân-ı Kerim ve tarihî kaynaklarla rivayetlere baktığımızda, gelir elde etme manasında kadınların çalışması konusunda İslam’da hiçbir yasağın söz konusu olmadığı, hatta bir gerçek olarak varsayıldığı anlaşılır.

Kur’ân-ı Kerim, büyük peygamber Hz. Şuayb’ın (a.s) kızlarının çobanlıkla uğraştıklarından söz eder.[1] Rivayetlere göre, Müslüman kadınlar Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamları (a.s) döneminde ticaret,[2] el sanatları,[3] iplik üretimi ve tekstil,[4] berberlik,[5] ev hizmetleri,[6] emlakçılık,[7] ıtır üretimi…[8] gibi mesleklerde gelir sağlayan işler olarak faaliyet yürütüyordu ve fesat içerikli fuhuş ve günah ortamlarında[9] şarkıcılık gibi mesleklerin dışında kadınların çalışmasına yönelik hiçbir muhalefet söz konusu olmamıştır. Dinî metinlerde kadınların çalışmasına yönelik herhangi bir özel tavsiye veya teşvik de yoktur.

İslam’da kadınların çalışması ile ilgili birinci derecede hüküm; bu işin caiz olduğu şeklindedir. Bazı özel kayıtları göz önünde bulundurarak, bu durum için kerahet veya ancak müstehap olma gibi hükümleri ikinci dereceden hükümler şeklinde ispat etmek de mümkündür.

Kadınların çalışmasının kerahetini (olumsuzluğunu) izah ederken şu tarihî gerçeği hatırlatabiliriz: İslam, Asr-ı Saadet’te hâkim olan cinsiyete dayalı iş paylaşımı modeline karşı çıkmamıştır ve hatta dinin elzem veya öncelikli hükümleri bu modelin pekişmesinde etkili rol ifa etmiştir.

İslam dini bir yandan kadının nafakasını erkekler için farz kılmış ve kadınları aileye karşı iktisadi sorumluluklardan muaf tutmuş, öbür yandan ise toplum genelinde iki cinsin karışmasını mümkün mertebe azaltmasına yönelik çabası ve kadınların annelik ve eşlik görevlerine vurgu yapmasıyla cinsiyete dayalı iş paylaşımı konusunda uygun kültürel bir zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda, kadınlar genellikle ev işleri ile ilgili faaliyetlere yönlendirilmiş, erkekler de evin dışında çalışma sorumluluğunu üstlenmiştir.

İslam’ın bu eğilimini izah etmek için hatırlatılması gereken nokta şudur: İslam, kadınların çalışmasını başlı başına değil, kadınların annelik ve eşlik görevleri ve toplumun ahlakî sağlığı başta gelmek üzere daha önemli maslahatlara zarar verdiği takdirde uygunsuz görmüştür.

Buna karşı, eğer kadının çalışması bazı ideal dinî başlıklara uygun olursa ve sözü edilen olumsuzluklarla sonuçlanmazsa, kadının çalışmasının tercih edildiği sonucunu ikinci derecede elde etmek mümkündür. Kocasının gelirinin, yaşamlarının giderlerini karşılamaya yetmediği durumlarda eşine yardımcı olmak amacı ile kadının çalışması ve bu süreçte aile içindeki sorumluluklarını yerine getirmeyi aksatmaması veya iş ortamında namahremlerle bir arada bulunmak zorunda kalmaması -ki bunun en somut örneği ev ortamında veya yakınlığında namahremler olmaksızın çalışmaktır- bu sonuca bir örnektir.

Bu arada kadının kocasına dünyevî ve uhrevî işlerde yardımcı olması, bazı rivayetlerde seçkin kadının özelliği şeklinde vurgulanmıştır.[10] Yaşamın giderlerini karşılama yolunda çalışmak sureti ile eşine yardım etmeyi de kapsayan bu rivayetler, söz konusu varsayımda kadının çalışmasının tercih edilmesine delalet eder.

Ancak burada dikkat çeken bir nokta, İslam’ın ideal modelinin çeşitli tarihî devirlere ve sosyal yapılara göre farklı şekiller almasıdır. Bu yüzden mevcut sosyal şartlar altında İslam’ın modelini tanıtmak için, Asr-ı Saadet modelinin temel unsurlarını, o günün şartlarından kaynaklanan ve aslî ve sabit olmayan değerlerden ayırmalı ve aslî unsurlara dayanarak çağımıza ve şimdiki toplumumuza uygun bir model sunmalıyız.

Bundan önce de vurgulandığı üzere, İslam dini kadınların çalışmasına karşı değildir ve sadece toplumda iki cinsin karışmasının azaltılmasına ve kadınlar için annelik ve eşlik görevlerine vurgu yapar.

Dolayısıyla toplumsal alanda genel ve detaylı planlamalarda bu iki ilkeye uyarak, kadınların çalışması ve işlerinin cinsiyete göre paylaşımı bağlamında İslamî modeli hayata geçirme doğrultusunda hareket edebiliriz. Bu modelin şimdiki toplumumuzda alacağı şekil, Asr-ı Saadet toplumundan farklı olacaktır.

Kadınların çalışması ile ilgili bir başka önemli nokta, çalışma sebepleridir. Geçim gereksinimlerini karşılamak ve kişisel veya ailenin gelirini arttırmak, ister kadın ister erkek, insanların çalışması için her zaman en temel saikler olmuştur. Son yıllarda halkın refah beklentilerinin artmasıyla beraber, İran gibi ülkelerde hâkim olan uygunsuz iktisadi durum, kadınların iş piyasasına yönelmelerinde en büyük tesiri olan etken olmuştur. Ama yapılan araştırmalar, kadınların çalışma eğiliminde başka saiklerin de müdahil olduğunu gösteriyor. Bireysel özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmak, geleceğini güvence altına almak, sosyal teamüllerini geliştirmek, çalışma merakı ve kişisel talepleri karşılamak, bu saiklerin en önemlileri sayılır.[11]

Bu saiklerin büyük bir bölümü, toplumların iktisadi ve kültürel hastalıkları ile bağlantılı olduğundan, İslam açısından ideal durum ancak yoksulluk, sınıfsal eşitsizlik, boşanma ve kadınlara yönelik şiddet gibi olgular, kadınların bu sorunların sonuçlarından kurtulmak için çalışma gibi ağır bir yükü sırtlamak zorunda kalmayacağı şekilde, mümkün mertebe asgari düzeye gerilediği vakit gerçekleşir.

Ancak mevcut şartlarda, kadınların sözü edilen saiklerden hareketle çalışması birçok yerde dinî değerlerle çelişki arz etmez. Kadınların kendilerinin ve ailelerinin geçim gereksinimlerini karşılaması, izzet-i nefs kazanması, toplumun gereksinimlerini karşılaması, kendilerinin ve ailelerinin geleceğini güvence altına alması genelde müspet ve makbul saikler sayılır. Ama malî saikler aşırı talep, aşırı refah ve lüks hayranlığı şeklinde ortaya çıkacak olursa veya kadınların çalışması, erkeklerle rekabet ve erkek cinsine tam olarak benzeme yönü ile gündeme gelirse, o zaman İslam’ın bu tür saikleri onaylamasını beklememek gerekir. Bu doğrultuda, kadının kocasının ticaret işine ihtirasla ortaklık etmesi, ahir zaman işaretlerinden biri olarak İslamî rivayetlerde tenkit edilmiştir.[12]

2. Kadınların Çalışması Yolundaki Engeller

Bir dizi engeller ve zorlukların varlığı her zaman kadınların iş piyasasında çalışmasını etkilemiştir, üstelik bu engel ve zorlukların her biri çevre, sosyal, iktisadi ve kültürel olmak üzere iki veya birkaç etkenin karşılıklı etkileşiminden kaynaklanır.

Burada bu alandaki bazı esaslı sorunları irdeleyeceğiz. Bunlar, ailevi ve meslekî görevlerin çelişmesi ve iş ortamında iki cinsin bir mekânda bulunmasından doğan sonuçların şer’i ve yasal engelleridir.

2-1. Çalışma İle Ailevi Görevlerin Çelişmesi

Kadınların iş piyasasında çalışması yolundaki en önemli engel, bu işin kadının annelik görevi, ev işleri ve yaşlılara bakma sorumlulukları ile çelişmesidir.

Çocukların bakımı ve ev işlerini kadınlara, evin geçimini karşılamayı ise erkeklere devreden cinsiyete dayalı geniş kapsamlı iş paylaşımı modeline bakıldığında erkeklerin, görevlerinin çelişmesi gibi benzer bir sıkıntı ile karşı karşıya olmadığı anlaşılır ve bu sorun sadece kadınlar için geçerlidir. Günümüzde kreşlerin ve huzur evleri sayısının bunca artışı, ev işlerini yapmanın yeni ve modern cihazlarla çok kolaylaşmasına karşın birçok kadın hâlâ meslekî yükümlülükleri ile ev işlerine karşı sorumlulukları arasındaki sürtüşmeden acı çekmektedir ve ailenin iktisadi refah düzeyi düştükçe bu sorun daha da büyümektedir.

Bu yüzden bir yandan kadınların özgürlüğünü ve cinsiyet eşitliğini kadınların çalışmasına endeksleyen ve öte yandan çalışmanın tek başına kadınların sorunlarına çare olmadığını anlayan birçok feminist, bu kez aile içinde geleneksel annelik modellerini ve cinsiyete göre iş paylaşımını sorgulamaya başlamıştır.

Feminist sosyolog Ann Oakley tecrübeye dayalı delillere istinat ederek anne ve bebeğin birbirine karşılıklı muhtaç olduğunu ifade eden genel kanı ve sosyal bilimlerde gündeme gelen tezleri çürütmeye çalışmıştır. Oakley sonunda analığın sosyal bir mitoloji olduğu sonucuna varıyor.[13] Oakley ayrıca cinsiyete göre iş paylaşımını da davranış bilimi uzmanları, antropolojisiler ve sosyologlar tarafından yaygınlaştırılan bir mitoloji olduğunu savunuyor[14] ve bu yüzden, kadınların özellikle ev işleri gibi cinsiyete dayalı görevlerinden kurtulmaları için aile ocağının feshedilmesini önerir.[15]

Bazı ılımlı feministler kadın ve erkek arasında cinsiyete dayalı iş paylaşımına yönelik geleneksel modelin, kadınların iş piyasasına yönelmeleri ile erkeklerin eve yönelmeleri arasında bir denge kurarak değiştirilmesini ister.

Betty Fridan’a göre, bu geçiş süreci özel olarak erkekler için zor olacak, ancak erkekler bunun için hazırlıklıdır; zira bugün birçokları evde kalmak ve çocukları ile birlikte daha fazla vakit geçirmek istiyor ve kadınların çalışması, erkeklere bu özgürlüğü verebiliyor. Çünkü böyle bir modelin uygulanması ile beraber koca da artık evin geçiminden sorumlu olan tek kişi olmuyor.[16]

Demek ki, kadının çalışmasının annelik ve eşlik görevine tercih edilmesi veya tersi durumu için iki şey etkilidir:

a) Kanaat önderlerinin değersel ve ideolojik ilkeleri,

b) Bu kesimin istinat ettiği tecrübeye dayalı delilleri.

İlk etkene gelince, feministler genellikle kendilerinin değersel düzeninde özellikle sosyal güç ve mevki başta olmak üzere cinsiyet eşitliğini öne alır ve diğer değerlerin bu ilkenin etkisi altında olduğunu ve ikinci dereceden önemli olduğunu savunur. Bu arada aile kurumunun değerli olduğu ilkesini inkâr edenler, aile ocağının feshedilmesi sloganını atıyor ve ailevi yaşamın yarattığı değerlerin önemini itiraf edenlerse, esas gayesi cinsiyet eşitliği olan aileden yeni bir model sunmaya çalışıyor.

Ancak rakip görüşler, kendi değersel düzenlerinde başka nihai amaçları ön planda tutmakta ve bu yüzden cinsiyet eşitliği söz konusu nihai amaçlar aracılığı ile ikinci dereceden bir değer olarak gündeme gelip nihai amaçlar doğrultusunda dengelenmektedir. Örneğin, Thought Parsonez’in uygulama eğilimli bakış açısına göre adalet, değerlerin başında yer alıyor ve eşitlik gibi orta derecede değerleri dengeliyor. Parsonez karı-koca arasında cinsiyete göre geleneksel iş paylaşımı modelini “adaletli” buluyor ve buna, eşlerin rollerinin dengeli ve birbirini tamamlayıcı olmalarını gerekçe gösteriyor.[17] Böyle bir varsayımdan hareketle Parsonez karı-koca arasında cinsiyete göre iş paylaşımının; büyüklerin kişiliğinin pekişmesi ve çocukların sosyalleşmesi gibi ailenin temel işlevlerinin yerine gelmesi için zemin oluşturduğunu ve bu durumun ailenin istikrarı, bütünlüğü ve sonuçta toplumun bütünlüğünün korunmasında temel rol ifa ettiğini savunuyor.

Parsonez’e göre kapitalist toplumlarda kadınların uygulama bakımından edilgen olmaları, ailenin bütünlüğünü korumak; ailenin bütünlüğü de sınıfsal yapıyı korumak için zaruridir. Üstelik sınıfsal yapının korunması da, sosyal yapının devamını güvence altına almak için zaruridir.[18]

İkinci etken konusunda da, kadınların çalışmasının çocuklar üzerindeki etkileri ve yine kadınların çalışmasının evlilik yaşamının istikrarı üzerindeki tesirleri gibi birçok tecrübî araştırmanın sonuçlarına değinebiliriz.

Kanaat önderleri bu konuların üzerinde mutabakata varmış sayılmasa da; kadınların çalışmasının çocuklar üzerindeki etkileri konusunda şu söylenebilir: Annenin çalışmasını ve çocuktan kısa bir süreliğine olsa bile ayrı kalmasını çok zararlı gören[19] ve muhtemel zararları annenin çalışmasından başka etkenlere bağlayan görüşlere[20] karşı, çalışmaktan kaynaklanan kısa süreli ayrılıkların çocuklar için yararlı veya en azından zararsız, fakat uzun süreli ayrı kalmayı özellikle küçük yaştaki çocuklar için zararlı niteleyen görüş gibi dengeli bir görüşü desteklemek mümkündür.[21]

Kadınların çalışmasının evlilik ilişkilerinin istikrarı üzerindeki tesirleri hakkında da benzer bir değerlendirmeyi yapabiliriz. Çünkü kadın tam mesai çalıştığı takdirde aşırı yorgunluk ve yetersiz zaman yüzünden kocasını duygusal açıdan gerektiği gibi destekleyemeyecek ve böyle bir durumda evlilik ilişkilerinde aksamaların yaşanma ihtimali şiddetle artacaktır.[22]

İslam dini kadınların çalışmasını caiz görmekle birlikte, annelik ve eşlik görevlerine öncelik tanır. İslam’ın sosyal düzen anlayışı, Parsonez’in gündeme getirdiği üniter toplumuna nazaran çok daha yüce, sağlıklı ve salih bir toplumun gerçekleşmesidir. Toplumun sağlığı, kurumsal düzeninin yanı sıra iffet ve ruh sağlığı gibi dinî göstergelerle tanımlandığından, bu durum sosyal ilişkilerde ve özel olarak cinsiyete dayalı ilişkilerde özel etkiler bırakır.

Bir yandan, çocuğun kişilik ve bedensel gelişme sürecinin, gençlik çağında ve daha ileri yaşlarda ahlakî ve ruhî sağlığı üzerinde önemli etkisi olduğundan ve yine anne ve çocuk ilişkisi özellikle çocuğun ilk yaşlarında bu alanda eksen rol ifa ettiğinden, İslam açısından annelik görevinin çalışmaktan doğan sorumluluğa göre öncelik kazanmasının sebebi ortaya çıkar.

Öbür yandan, aile içinde cinsiyete göre iş paylaşımı, toplum düzeyinde kadın ve erkeğin bir ortamda bulunmasının azaltılmasını gerektirir ve bu durumun toplumun manevi sağlığı üzerindeki etkisi, bu modelin (İslam’ın savunduğu model) eşitliği savunan modele nazaran öncelik kazanmasına sebep olur.

Burada eşitlik ilkesinin konumunu de belirlemek gerekir. Hem Parsonez’in ve hem İslam’ın bakış açısında adalet değeri, eşitlik değeri ile egemen olur, şöyle bir farkla ki, İslam’ın ahireti hesaba katan bakışı eşitliği adalet kavramından ayrılmadığı gibi, bu değer -eşitlik- ortaya çıkan tablonun zemininde gerçekleşir.

Kur’ân-ı Kerim ayetleri ve rivayetlere göre, imanlı kadın ve erkek arasında, muhtemelen onların farklı rollerinden kaynaklanan sosyal konum ve güçlerindeki her türlü eşitsizlik, uhrevî mükâfatla telafi edilir.[23] Demek ki adalet ilkesinin hâkimiyeti, eşitlik ilkesinin göz ardı edilmesi anlamına gelmez; çünkü yüce Allah katında bütün insanlar, hangi ırka, kavme veya cinse mensup olursa olsun, eşittir ve takvadan başka hiçbir şey imtiyaz ve üstünlük kriteri olamaz.

Bundan önce de değinildiği üzere, böyle bir yaklaşım kadının çalışmasını mubah ve bazı durumlarda öncelikli saymayı gerektirir; ama kadının annelik ve eşlik görevi ile çelişmemesi, toplum düzeyinde iki cinsin birbirine karışmaması kaydıyla.

Söz konusu iki şart yerine getirilmediği takdirde kadının çalışması İslam açısından önceliğini kaybettiği gibi, uygunsuz ve kerahetli de sayılabilir. Bu sözün anlamı şudur: Eğer kadınların çalışmasını destekleyen siyasetler uygulanacak olursa, bu siyasetler, kadının ailevi görevlerine zarar vermeden bu görevlerin kadının çalışması ile çelişmesini hafiflettiği takdirde İslam açısından onaylanır. Öte yandan kadının çalışmasını ailevi görevlerine öncelikli varsayan veya en azından ailevi görevlerin önceliğini göz ardı eden ve sonuçta kadının ailevi görevlerini yerine getirmesini olumsuz yönde etkileyen siyasetler, İslam’ın bakış açısı ile örtüşmez.

Bu durumda İslam’ın “ailevi görevlerin kadınların çalışması ile çeliştiği” tezini kesin saydığı sonucuna varabilir miyiz?

Bu soruya cevap ararken, bir kez daha nihai değerleri hatırlatmak gerekir.

Eğer kadınların çalışma meselesinde eşitliği ve cinsiyet benzerliğini nihai amaç olarak kabul edecek olursak, bu durumda kaçınılmaz olarak İslam’ın görüşü, kadınlara annelik ve eşlik görevlerine öncelik tanımak sureti ile kadın ve erkek arasında çalışma hakkı eşitliği önünde bir engel oluşturduğunu ve daha kesin bir tabirle bu eski engeli pekiştirdiğini ve güçlendirdiğini kabul etmek zorundayız. Lakin eğer nihai amaç çalışma hakkı eşitliği değilse ve kadınların çalışması sırf ailenin geçimi veya kadının veya ailenin geleceğini güvence altına almak gibi olumlu getirileri açısından söz konusu ise, açıktır ki ailevi görevlerin paylaşımına yönelik İslamî model, kadınların çalışması yolunda bir engel sayılamaz.

2-2. Dinî ve Yasal Engeller

Kadın hakları taraftarları, İslam şeriatinde kadının evden çıkmak için kocasının rızasını kazanmasını; bazen kadınların çalışması yolunda bir engel olarak gündeme getirmektedirler. Bu iddiaya göre, eğer erkek dinî açıdan eşinin evden çıkmasını kısıtlayabiliyor veya engelleyebiliyorsa, bunun anlamı, evli olan her kadının fiilî veya potansiyel olarak çalışması yolunda ciddi bir engelle karşı karşıya bulunduğudur.

Bu doğrultuda İran İslam Cumhuriyeti Medeni Kanunu’nun 1117. Maddesi de “Koca eşini, ailevi maslahatlara veya kendisinin veya eşinin haysiyetine aykırı olan meslek veya zanaattan men edebilir.” diyerek, kadının çalışma hakkını kocasının iradesine tabi kılmış ve böylece evli kadınların çalışması yolunda yasal bir engel oluşturmuştur.

Bazıları hatta Kur’ân-ı Kerim’in kesin hükmü[24] olan nafaka kanununun (Medeni Kanun’un 1106. Maddesi) kadının çalışmasına karşı bir mesaj içerdiğini ve yasanın yeniden gözden geçirilmesini isteyecek kadar ileri gitmişlerdir. Zira bu kanuna göre kadının nafakası kocanın yükümlülüğündedir ve bu durum kadınların çalışma eğiliminin azalmasını beraberinde getirebilir.[25] Her hâlükârda sözü edilen bu iddiayı ne denli kabul etmenin mümkün olduğunu araştırıp görmek gerekir.

Bu konuda birkaç noktayı hatırlatmakta yarar var:

İlk nokta, bu İslamî hükmün kadınların çalışma hakkı ile çelişmediğidir; zira İslam fıkhında vurgulanan nikâh sırasında şart belirleme kaidesine göre kadın başta eğitim ve evin dışında çalışma hakkı olmak üzere çeşitli hakları nikâh sırasında veya kocası ile yaptığı bir başka anlaşma çerçevesinde şart olarak belirleyebilir.

İkinci nokta, İslam’ın başkalarına[26] zarar vermeyi yasaklayan durumlara özel ilgi göstermesidir. Bu yüzden, kocanın; eşinin evden çıkmasına mani olması, eşine zarar verecek şekilde olursa -bu durumun teşhisi yetkili kişilerin sorumluluğundadır- zararı reddetme kuralının en haklı yorumundan hareketle, İslam’da kocaya karşı yargı sürecinin başlatılması bile öngörülmüştür.[27]

Üçüncü nokta da şudur: Somut delillere göre bu dinî engelin; ahlakî ve kültürel engellere kıyasla tesiri çok azdır. Çünkü son yıllarda erkeklerin kadınların çalışmasına karşı çıkmalarında yaşanan gerileme ile beraber, çalışan kadınların sayısında kayda değer bir artışla karşı karşıyayız. O nedenle ahlakî ve kültürel engellerin yokluğunu varsaymakla beraber, söz konusu dinî hüküm, kadınların çalışması yolunda ciddi bir engel telakki edilemez.

Yukarıda sözü edilen bu noktalar göz önünde bulundurulduğunda, Medeni Kanun’un 1117. Maddesine yönelik eleştirinin cevabı da belli olur. Dolayısıyla bu madde kadınların çalışması yolunda ciddi bir engel sayılmaz.

Kuşkusuz, söz konusu yasayı izah etmek için bu noktalara istinat ederken, kocanın, eşinin çalışmasını ailevi maslahata veya kendisinin veya eşinin haysiyetine aykırı bulduğu veya yersiz bahanelerle eşinin çalışmasını engellemek istediği durumları kastediyoruz. Aksi takdirde kocanın eşinin çalışmasını engellemesi, haksız bir tutum telakki edilemez.

Ancak nafaka kanununun kadınların çalışması ile çeliştiği iddiası, gerçekte bu kanunun kadının çalışma hakkı ilkesi ile değil, kadın ve erkek arasında çalışma hakkı eşitliği ile çeliştiği anlamına gelir. Bu yüzden söz konusu iddia sadece kadınların çalışma meselesinde, kadın erkek eşitliği ve cinsiyet benzerliği ilkelerini nihai amaç varsayan kesimlerce gündeme getirilebilir. Bu varsayım reddedildiği takdirde, nafaka kanununun kadınların çalışması ile çeliştiğine dair hiçbir eleştiri geçerli olmayacaktır.

2-3. İş Ortamında İki Cinsin Karışmasının Sonuçları

Kadınların çalışması ile ilgili İslamî olmayan modellerde genellikle iki cinsin aynı iş ortamında çalışması varsayıldığından, bu durum kendi başına kadınlar için birtakım sorunlara neden olduğu gibi, bazen de kadınların çalışması yolunda ciddi engellere dönüşür.

İş ortamında cinsel tacizler, başta Batılı toplumlarda olmak üzere birçok toplumda çalışan kadınların acı çektiği bir durumdur. İki cinsin aynı ortamda çalışma meselesi gözden geçirilmediği takdirde bu soruna uygun çözüm yolu bulmak zor görünüyor.

Yapılan tahminlere göre, İngiltere’de her on kadından yedisi meslekî hayatında uzun süre cinsel tacize uğramıştır.[28] Bu tür gerçekler aslında birçok erkeğin -ister yönetici, ister işveren, ister meslektaş, ister müşteri olsun- istemeyerek de olsa kadına seks aracı olarak bakmasından kaynaklanır ve bu tarz bir yaklaşım doğal olarak onların davranışlarına yansır. Oysa İran’da İslam İnkılabının zaferinden sonra başta iş ortamları olmak üzere umumi mekânlarda kadınların güven duygusunu geliştirmek amacı ile iki cinsin bir arada bulunmasının azaltılması, kadınların büyük çoğunluğu tarafından olumlu karşılanmıştır.[29]

Bazı feministlerin dikkat çektiği bir başka sorun, genellikle Batılı kadınların karşı karşıya kaldığı meslekî görevleri ile kadınsı görevlerinin çelişmesidir. Batı kültürü, kadınların kadınsı özelliğini sergileme yeri olarak aile ocağının tekelini kırdığından, çalışan kadınlar kendilerini kadınsı görevlerinden -özel olarak annelik ve eşlik görevi- soyutlayacak olsa bile, iş ortamında kadın olmaktan acı çekmektedir.

Simon Debuar’a göre çalışan kadın bazı açılardan evde oturan ve annelik görevini yürüten kadına nazaran daha kötü durumdadır; zira çalışan kadından her zaman ve her yerde bir “kadın” gibi davranması beklenir. Yani çalışan kadın, mesleğinin gerektirdiği görevlerin dışında, kadın olmanın da gerektirdiği bazı görevleri (özel olarak hoş bir görüntü) de gündemine alması gerekir. Sonuçta bu kadın, meslekî ilgileri ile kadınlık ilgileri arasında bir nevi iç çelişki yaşamaya başlar. Mesela meslekî ilgilerine daha fazla özen gösterecek olursa, kadınlık ilgilerinden (Günlerini güzellik salonlarında geçiren kadınlar gibi) geri kaldığını ve dış güzelliğine daha fazla önem verirse mesleğinde, onunla aynı seviyede çalışan erkeklerden daha geride kaldığını düşünür.[30]

İslam’ın; kadınların çalışması ile ilgili modelinde, toplumun umumi mekânlarında iki cinsin mümkün mertebe birbirine az karışması esas alınır. Kur’ân-ı Kerim Hz. Şuayb’ın (a.s) kızları ile ilgili öyküsünde bu noktaya işaret ederken şöyle buyuruyor:

“Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan insanları gördü. Onların gerisinde de, (hayvanlarını) engelleyen iki kadın gördü. Onlara, ‘Sorununuz nedir?’ dedi. Şöyle cevap verdiler: Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır (koyunlara çobanlık edemiyor).”[31]

Bunun dışında, İslam dini kadınların cinsel yönlerinin ailenin özel ortamının dışında ortaya çıkmasını reddeder. Buna göre kadınların çalışması yolunda engel oluşturan iş ortamında cinsel taciz vakaları büyük oranda azalırken, kadınlardan da iş ortamlarında daha çok meslekleri ile ilgilenmeleri ve başarı düzeylerini geliştirmeleri beklenir.

Ama maalesef toplumsal gerçekler her zaman bu ideal tablodan çok uzak olmuştur ve belki de tarih boyunca, kadınların erkeklerin tacizine uğramaksızın evin dışında çalıştığı bir toplum veya dönem neredeyse, yok gibiydi.

Kadın ve erkeğin doğal farklılıklarına ve insanların ahlakî eğitimlerinin zafiyetine dayanan bu durum, İslam’ın kadınların çalışmasına nazaran erkeklerin çalışmasına öncelik verirken göz önünde bulundurduğu noktalardan biridir.

Her hâlükârda İslam ancak toplumun ahlakî sağlığını tehlikeye düşürmeyen ve cinsel güvensizliği körüklemeyen kadınların çalışma modelini onaylamaktadır. Buna karşın iş ortamında cinsel taciz gibi durumlar kısmen kaçınılmazdır ve özellikle kadın ve erkeğin çalıştığı ortamları birbirinden ayırmak gibi doğru politikalar üreterek mümkün mertebe bunu engellemek gerekir.

3. İş Ortamında Cinsiyet Ayrımcılığı

Feminizm taraftarlarının üzerinde durduğu esas konulardan biri, kadınla erkek arasında meslek ayrımıdır. Günümüzde bu ayrım hakkında özellikle feminist edebiyat başta olmak üzere sosyal bilimler edebiyatında eşitsizlik ve ayrımcılık terimleri sıkça kullanılır. Benzer mesleklerde kadın ve erkek arasında maaş konusunda ayrımcılık, kadınları yüksek gelirli mesleklerden uzak tutmak ve daha az geliri olan mesleklere yönlendirmek ve yine ekonomik durgunluk durumlarında kolaylıkla işten atılan kadınları yedek işgücü olarak kullanmak, sosyoloji kitaplarında üzerinde durulan iş ortamında cinsiyet eşitsizliğinin önemli örnekleridir.[32]

Feminist yazarlar ise bu konunun üzerinde daha detaylı duruyor. Bu yazarlar mesleklerin cinsiyete göre yatay ayrımını, yani kadınların öğretmenlik, hemşirelik, satıcılık, masabaşı işleri, fabrika işçiliği ve sosyal hizmetler gibi bazen “kadınsı meslek” olarak tabir edilen seyrek sayıda meslekte yoğunlaşması ve ayrıca mesleklerin dikey ayrımını, yani kadınların erkeklere nazaran daha alçak mevkilerde yer almasını eleştirmekte ve İngiltere gibi cinsiyet eşitliği doğrultusunda önemli ilerlemelerin kaydedildiği bir toplumda bile hâla kadınların her iş saati için gelirlerinin erkeklerin dörtte üçü olmasından yakınmaktadır.[33]

Bu eşitsizliği detaylarla izah ederken, toplumun benimseme derecesi, iş bulma kurumlarının ayrımcı tutumu ve ailevi görevlerin meslekî ilerleme ile çelişmesi gibi etkenlere vurgu yapılmakta[34] ve genel düzeyde iki temel etkene, yani kapitalist sistem ve erkeklerin üstünlük kültürüne istinat edilmektedir. Cinsiyet eşitsizliği konusunda çeşitli feminist tezlerin ortaya çıkması ise, bu iki etkenin nasıl analiz edileceği konusunda yaşanan anlaşmazlıktan kaynaklanıyor.[35]

Kuşkusuz bu feminist yaklaşım, bundan önceki tartışmalarımızda değindiğimiz kadınların çalışması ile ailevi görevlerinin çelişmesi gibi konularda değindiğimiz adalet ve eşitlik hakkında özel ideolojik varsayımlara dayalıdır. Öte yandan bu yaklaşımın önemli sonucuna, yani nicelik eksenli oluşuna da dikkat etmek gerekir. Bu nokta da cinsiyet tartışmaları ile ilgili birçok yazıyı etkilemiştir. Örneğin, bu yazılarda kadınların çalışması veya çeşitli mesleklere ve meslekle ilgili mevkilere dağılımı, erkeklerle ilgili benzer verilerle karşılaştırılıyor ve her türlü farklılığın varlığı, başlı başına cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığı şeklinde telakki ediliyor. Maalesef bu eğilim, feminist yazarların ideolojik ilkelerini analiz etmeksizin ve bu ilkeleri varsayarak cinsiyet meselesine bakan birçok İranlı yazarın eserinde de açıkça göze çarpıyor.

Ancak İslam’ın değersel ve hukukî ilkelerinden hareketle, kadın ve erkeğin meslekî ayrımları konusunda farklı bir değerlendirme ortaya çıkar. İslam dini, eşit şartlarda kadınlara daha az maaş ödenmesi ya da kadınların mesleklerinde ilerlemelerinin kısıtlanması gibi haksız ve zalimane ayrımcılıkları asla kabul etmez. Fakat cinsiyet ayrımcılığı ile mücadele bahanesi ile her türlü cinsiyet ayrımının reddedilmesi de İslam’la bağdaşmamaktadır. Burada birkaç noktayı hatırlatmakta yarar görüyoruz:

Bundan önce gündeme gelen ilk nokta, İslam’ın adalet ve eşitlik konularında ilahî ve ahiret eksenli yorumuydu. Bu yorum, maddi ve fani dünya eksenli yorumların karşısında yer alır ve doğrudan cinsiyet ayrımı değerlendirmesini etkiler.

İkinci ve üçüncü nokta, bundan önceki tartışmalarımızda birkaç kez yerine göre hatırlatılan cinsiyet ayrımının biyolojik ve sosyal işlevi ile ilgili ilkelerdir.

Kadının çalışması tartışmasında, bedensel yapı ve güç başta gelmek üzere cinsiyet farklılığının kadınla erkek arasında bazı meslekî ayrımlarda etkili olduğu inkâr edilemez. Bu gerçek çağımızda ve sanayileşmiş toplumlarda bedensel gücün birçok meslekte önemini yitirmesine karşın hâla açıkça görülmektedir. Öte yandan, mesleklerin cinsiyete göre ayrımı, özellikle eşlerin psikolojik huzurunu ve sağlıklı ve normal evlatların yetiştirilmesini ve toplumun cinsel güvenliğinin arttırılmasını temin etmek üzere; başta uygun bir ortam oluşturma yolunda olumlu sosyal işlevleri olduğundan, sürekli kamuoyu tarafından olumlu karşılanmıştır.

Çağımızda da eğer aile kurumunun yüce konumuna ve korunmasına inanıyorsak, mesleklerin cinsiyete göre ayrımını da itiraf etmeliyiz ve hiç kuşkusuz bu olumlu işlevlerin devam etmesi, mesleklerin kapsamı ve sıralanmasına bağlıdır ve kadınla erkek arasında gerekli mesafenin varlığını sürdürmesine sebep olacaktır.

Dördüncü nokta da, kocanın eşine nafaka ödeme şekliyle ilgilidir. İslam dininde evin mali ihtiyacını karşılama görevi kocaya verildiğinden ve kadın annelik ve eşlik görevlerini daha iyi bir şekilde yerine getirmek üzere bu iktisadi sorumluluktan muaf tutulduğundan nafaka, çalışmayan kadın için, ailenin gelirine destek amacıyla çalışan kadına nazaran, farazi mesleğinden kazanacağı gelirin alternatifi sayılabilir. Dolayısıyla bu hukukî sistem, kadınların daha yüksek gelirli mesleklere ulaşma sorunu ile karşılaşmada daha az sıkıntı yaşarken, bu tür bir ayrımcılık, nafaka kanununu inkâr etmenin yanında cinsiyet eşitliğine vurgu yapan hukukî sistemleri de sıkıntı ile karşı karşıya getirir. Bunun dışında bu hukukî sistem erkeklerin çalışmasının kadınların çalışmasına göre öncelik kazanmasının önemli sebeplerinden birini de kendi içinde barındırır ki o da, eş ve çocukların nafakasını karşılama görevinin erkeğin yükümlülüğünde olması ve kadının böyle bir yükümlülüğünün bulunmamasıdır. Bu yüzden erkeğin nafakayı karşılamakta güçsüzlüğü genellikle aile ocağının dağılması bağlamında ciddi tehlikeleri beraberinde getirmektedir. Oysa kadının gelir elde etmekte güçsüzlüğü, evinin geçiminden sorumlu olan kadınların durumu dışında, ailenin istikrarını ciddi tehlikelerle karşı karşıya bırakmaz.[36]

Kuşkusuz bu değersel, hukukî, yaşamsal ve toplumsal ilkelerin benimsenmesi ile beraber, kadınların çalışmasına yönelik “nitelik eksenli” yaklaşım yerini nicelik eksenli yaklaşıma bırakır ve birçok cinsiyete dayalı ayrımlar ayrımcılık, eşitsizlik, adaletsizlik ve cinsel zulüm gibi kavramlara göre değil, sosyal maslahata ve insanların hakiki saadetine hizmet olarak yorumlanır.

Ayrıca ekonomik durgunluk ve işsizlik krizi gibi olgularla mücadelede, sözü edilen dinî önceliklere dayanan siyasetler öncelik kazanır. Bu siyasetler, İslam’ın kadınlara öncelik tanıdığı kadın doğum uzmanlığı gibi mesleklerin dışında, başka meslekleri dağıtırken birey ekseni yerine “aile ekseni”ne vurgu yapması gerekir. Yani her aile asgari yeterli maaşı olan bir işe sahip olmalıdır. Bu durumda eğer başka değişkenlere ve imtiyazlara bakmaksızın sadece kadın ve erkek cinsiyetini göz önünde bulunduracak olursak, dinî öncelik, iş imkânının ailenin erkeğine verilmesini gerektirir; çünkü ailenin geçiminden erkek sorumludur.

Kuşkusuz istihdam alanı ile ilgili üretilen politikalarda böyle bir eğilim, birey eksenli eğilime kıyasla sosyal adalet kriterleri ile daha fazla örtüşür. Zira birey eksenli eğilimin sonucunda birçok aile iki veya birkaç yüksek gelirli işten yararlanırken, bazı aileler de uygun bir işe sahip olmaktan mahrum kalarak yoksulluk pençesine düşer, üstelik birçok genç erkek de işsizlik yüzünden aile kurma imkânı bile bulamaz.

Şunu da unutmamak gerekir ki, aile eksenli politikalar işsizlik sorununun esas çözümü olamaz. Bu politikalar, politikacıları toplumun tüm kesimleri için iş fırsatı sağlama doğrultusunda daha köklü tedbirler almaktan bağımsız hale getiremeyen geçici ve acil tedbirlerdir. Zira derin sınıfsal uçurum ve zenginle yoksul arasındaki uzun mesafeye bakıldığında; yaşam standartlarının yükselmesi ve beklentilerin artmasının toplumun az ve orta gelirli sınıfının ekonomik sorunlarını iki kat arttırdığı ve çok sayıda kadının günlük ihtiyaçlarının bedelini karşılamak üzere iş piyasasına akın ettiği bir ortamda, kadınların çalışmasından vaz geçmekten söz etmek mümkün değildir.

4. Evde Yapılan İşler

Evde yapılan işler ev işlerinde; kadın ve erkeğin katılım oranında eşitsizlik, bu işin dayatma boyutu ve ev kadınlarının psikolojisi gibi çeşitli açılardan ele alınmıştır.[37]

Ancak bu tartışmada mevzu bahis olan nokta, evde yapılan işlere üretken bir meslek ve iktisadi anlamda bir iş olarak bakılmasıdır.

Batılı ülkelerde yapılan araştırmalar, evde yapılan ücretsiz işlerin önemini ve ülkelerin gayri safi milli hasılatının artmasında seçkin rol ifa ettiğini ortaya koymuştur.

Bazı uzmanlar ise şöyle diyor: Eğer hükümet ev kadınlarına evde yaptıkları işler karşılığında para ödemek zorunda kalsaydı, birçok menfaat sahibinin menfaatleri yer değiştirirdi. Kadın evde yaptığı işlerle aslında dolaylı bir şekilde kapitalist sisteme hizmet ediyor. Kadın çocuğunun okumasına ve kocasının çalışmasına yardımcı olmakta ve erkeğinin, iş yerinde aldığı stresleri hafifletmektedir.[38]

Bazı sosyalist feministler 1970’li ve 1980’li yıllarda “İş (Work)” kavramını çeşitli ev işlerini, erkeklere cinsel ve duygusal hizmetleri ve çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımını da kapsayacak şekilde genişletmeye çalıştı. Bu konuda İris Young şöyle diyor:

“Kadınların gebelik, çocuk yetiştirme, evde hastaların bakımı, temizlik, mutfak işi vs. geleneksel görevleri, fabrikalarda yapılan eşya üretimi kadar ‘iş’ kapsamında yer alır. Üretim veya iş kavramını modern fabrikalarda eşyalar üretmekle sınırlandırmak, Marx’ın tezinin en esef verici ve zaruri olmayan yönlerinden biridir.”[39]

Evde yapılan işlerden doğan katma değer; sonuçta sermaye sahiplerinin cebine girdiğinden, bazı feministler evde yapılan işlerin bedelinin hesaplanmasını ve ev kadınlarına kapitalist yönetimler tarafından ücret ödenmesini önermektedir. Bu kesime göre, kadınların ev işlerinin bedeli hükümetlerden talep edildiği takdirde, sermaye çevrelerinin yüklü servetler biriktirme imkânı da ortadan kalkmış olacaktır.[40]

Bazıları da cinsiyet eşitliği ve kadınların özgürlüğünün gerçekleşmesi için Fredrish Engels’i izleyerek ev işlerinin genelleştirme stratejisini savunarak şöyle der: “Ev işleri özel üretim kapsamı içine alınmamalı, kadınların özel sorumluluğu olmaktan çıkarılmalı ve toplumun tümünün sorumluluğu olarak benimsenmelidir.”[41]

İslam dini ev işlerinin bir nevi hizmet ve parasal değeri[42] olan bir meslek telakki edilebileceğini reddetmiyor. Bu iddianın şahidi, kadının ev işlerine karşılık olarak kocasından ücret talep etme hakkıdır ki, Şiî fakihlerce açıkça vurgulanmıştır.

Bazı risalelerde şu ifadelere yer veriliyor:

Kadın kendi rızası olmadığı müddetçe ev hizmetleri, yemek, temizlik ve benzeri hizmetleri yapmakla yükümlü değildir ve eğer kocası onu bu işleri yapmaya zorluyorsa, kadın yaptığı işlerin bedelini kocasından alabilir.[43]

Kadının ev işlerini yapmakla yükümlü olmadığı durumu, hatta bebeğini emzirmeyi ve bebeğin bakımını da kapsar ve kadın zaruri olmayan durumların dışında bu işleri yapmayabilir. Nitekim bu işlerin tümüne karşı ücret talebinde de bulunabilir. Bunun anlamı şudur: İslam fıkhında çocukların emzirilmesi ve bakımı normal şartlarda anneler için farz ve kesin görev değil, haklarının bir parçasıdır.[44]

Ama kadınların pratikte hiçbir zaman kocalarından ücret talebinde bulunmadığı gerçeğinin, ilk etapta hukukî değil, psikolojik izahı söz konusudur. Yani kadınlar sürekli duygusal bağları yüzünden ev işlerini ücret karşılığı beklemeksizin yapma konusunda kendilerinde bir nevi zorunluluk hissetmiştir.

Her hâlükârda, ev işlerini fiyatlandırmak, kadınların milli ekonomide değerli rollerini ön plana çıkarma yönünde yapılan kültürel bir hareket şeklinde tanımlandığı yere kadar, olumsuz bir hareket sayılmaz. İranlı kadınların büyük çoğunluğunu ev kadınları oluşturduğundan, bu durum ev işlerine yönelik yanlış kültürel inançları silme ve kadınların kıymetini bilme bakımından önemlidir.

Ancak ev işlerine karşı ücret talebinde bulunmak veya ev işlerini genelleştirme gibi stratejiler farklı konulardır ve üzerinde dikkatle durmak gerekir.

İlk strateji hakkında şu noktayı göz önünde bulundurmak gerekir: Eğer kadınlara ücret ödeme sorumluluğunu kocaların omuzuna yükleyecek olursak, bu durum sevgi, birliktelik, işbirliği ve fedakârlık temelleri üzerinde inşa edilen aile yaşamı felsefesi ile bağdaşmaz.[45] Üstelik feministlerin görüşlerinde de bu yöntemin onaylandığına yönelik bir vurgu görünmüyor.

Ama eğer ücret ödeme meselesi, kapitalist sisteme dayalı hükümetlerce gerçekleşecekse -ki bu tezi savunanlar da açıkça buna vurgu yapıyor- bu durumda da bu strateji için aydın bir ufuk görünmüyor.

Gayet sade bir analizle şunu söyleyebiliriz: Eğer İslam’ın ideal iktisadi-siyasi nizamını varsayacak olursak, kapitalistlerin hükümetinin ortaya çıkmasına ve yerleşmesine mahal kalmaz. Bazı saf algılamaların aksine, gerçek İslam esas itibarı ile ne Batılıların arasında yaygın olan adaletsiz bir kapitalist düzenin gelişmesine, ne de bekâsı bu tür bir kapitalizme endeksli olan bir hükümetin kurulmasına müsaade eder. Dolayısıyla söz konusu stratejinin en iyi hali ile Batılı toplumlara hâkim olan durum ve şartlara göre tasarlandığı ve dinî kriterlere dayalı İslamî bir nizamda uygulanamayacağı söylenebilir.

Ama eğer Batılı toplumların mevcut şartları, yani kapitalizmin hâkimiyetine göre yargıda bulunacak olursak, kapitalist düzenin kolaylıkla menfaatlerinden vazgeçeceğini düşünmek, saflıktır ve gerçekçi olmaktan uzak bir düşüncedir. Kuşkusuz, iktisadi nizamı belirlemekte esas rolü ifa eden büyük sermaye çevreleri güç ve nüfuzunu kullanarak yönetimleri baskı altında tutacak ve bu bağlamda yasaların değiştirilmesine karşı teslim olmayacaktır. Teslim olduklarını varsaydığımız durumda bile, kârlarını arttırmak ve ev işlerine karşı kadınlara ücret ödeme yüzünden uğradıkları zararı telafi etmek için erkek işçilerin maaşını azaltmak, ucuz yabancı işçi istihdam etmek vb. gibi sonuçta kadınların çıkarlarına aykırı olan başka yollara başvuracaktır.

İkinci strateji, yani ev işlerini genelleştirme stratejisi de birçok sorunla karşı karşıyadır. Bu strateji, son yıllarda çeşitli sosyal, iktisadi ve siyasi sorunlarla temelleri iyice sarsılan sosyalist düşünceden doğrudan kaynaklanır. Bunun dışında bu stratejinin önemli bir getirisi olarak aile kurumunu zayıflatması[46] ve sosyalist ülkelerin deneyiminden hareketle cinsiyet eşitliğini sağlamakta yetersizliği,[47] uzmanların söz konusu stratejiye yönelttikleri başka eleştirilerdir.

5. Kadınlar ve Mal Varlığı

Dünya genelinde kadınlar ve erkekler arasında mal varlığı dağılımı, cinsiyet farklılığının bir başka önemli bileşenini ortaya koyuyor. Uluslararası hesaplamalara göre kadınlar dünyada yapılan işlerin üçte ikisini yapıyor ve yine dünyada küçük sayılan mesleklerin %70 kadarı da kadınlar tarafından yürütülüyor. Buna karşın dünyada var olan paranın onda biri ve mal varlıklarının da yüzde biri kadınlara aittir.[48]

Cinsiyet eşitsizliğinin bu yönü beyan edilirken dinî öğretiler, devletlerin rolü, sosyal normlar ve kadınların biyolojik özelliklerine vurgu yapılıyor. Örneğin, 18. yüzyılda kilise ve devletin nüfuzu yüzünden Batılı kadınların evlenince tüm yasal haklarını ve kimliklerini kaybettiği belirtiliyor. O çağda Batılı kadınlar evlendikten sonra kendi paralarının sahibi olamıyor, bu paraları yönetemiyor ve çalışma karşılığında aldığı para da kocasına ait sayılıyordu.

Sosyal normların tesirlerine gelince, birçok toplumda kadınların daha az eğitim görmesine ve cahil kalmasına yol açan normlara işaret ediliyor; çünkü bu durum kadınların yüksek gelirli mesleklere ulaşmasını engelliyor ve iş piyasasında erkek meslektaşlarına göre daha az maaş almalarına sebebiyet veriyor.

Kadınların biyolojisi konusunda da, kadınların gebelik döneminde zorunlu olarak faaliyetlerinin kısıtlanması, mal varlıklarının daha az olmasında etkili olduğu belirtiliyor. Bu durum, günümüzde birçok ülkede yaygın olan kadınların ücretli doğum izni dışında, kadınların gelir elde etme gücünü kısıtlıyor.[49]

Bundan başka, bu alanda ücretsiz ev işinin rolü de kadın haklarını savunanlarca özel olarak gündeme getirilen bir başka etkendir. Bu kesime göre evlilik süresince koca tarafından biriktirilen mal varlığı, aslında kadının evde ücretsiz çalışması sayesinde mümkün oluyor; ama pratikte bu mal varlığı çoğunlukla erkeğin adına kayda geçiyor ve kadın söz konusu mal varlığına karşı eşit haktan -hatta hiçbir haktan- yararlanamıyor.[50]

Miras konusunda kadın ve erkeğin eşit olmadığını varsayan ve birçok yerde erkeğin hakkını kadının iki katı olarak belirleyen İslamî toplumlarda bu durum kadınlara yönelik bir nevi ayrımcılık ve şiddet olarak sayılmış[51] ve feminist bakış açısında, kadın ve erkek arasında mal varlığı eşitsizliğini pekiştirme etkeni olarak yorumlanmıştır.

Son yıllarda kadın ve erkek arasında eşit olmayan mal varlığı dağılımı yüzünden, kadınların artan yoksulluğu gibi bir sorunla karşı karşıyayız ki bu durumdan bazen “Yoksulluğun kadınlaşması” şeklinde söz ediliyor.

Gelişmekte olan ülkelerin verilerine göre bu ülkelerde yaklaşık 570 milyon köylü kadın (kırsal nüfusun %60 kadarı) yoksulluk sınırının altında yaşıyor[52]. Gelişmiş ülkelerde de kadınlar, erkeklere nazaran daha fazla yoksullaşıyor. Örneğin 1980’li yıllarda Amerika’da yoksul ailelerin %55 kadarına kadınların baktığı ve geçimini sağlamak zorunda olduğu aileler oluşturuyordu.[53]

Kadınlarla erkeklerin arasında mal varlığı konusundaki farklılık yeni ortaya çıkan bir durum olmayıp derin bir mazisi bulunmaktadır. Dolayısıyla kadınların arasında yoksulluğun yeni bir sosyal mesele olarak yaygınlaşması, bu meseleyi etkileyen yeni etken veya etkenlerin ortaya çıkmasından kaynaklanır.

Gözlemler ve mevcut deliller, bu meselenin her şeyden ziyade ailelerin artan bir şekilde dağılması ile ilgili olduğunu gösteriyor. Eğer boşanma, bekâr yaşamak, gayri meşru çocuklar ve yine kadının geçiminden sorumlu olduğu aileler gibi durumları kadın ve erkek arasında mal varlığı eşitsizliği durumu ile bir arada değerlendirecek olursak, bu değerlendirmenin kaçınılmaz sonucu, kadınların erkeklere nazaran daha fakirleşmesi olacaktır.

Her hâlükârda feminist uzmanlar kadınların yoksulluk sorununun çözümünü üç önemli ilkeye bağlıyor:

1- Sosyal güvenlik ve sosyal refah sistemleri, kadınlara ve çocuklara yönelik ulaşılabilir mali desteği ideal düzeye (yoksulluk sınırının çok ötesine) çıkarılmasını güvence altına almalıdır.

2- Ücretli ve ücretsiz işlerle ilgili sorumluluklar kadın ve erkek arasında eşit bir şekilde dağıtılmalıdır.

3- Ev işlerinin önemi ve iktisadi üretimde rolü esaslı bir şekilde yeniden gözden geçirilmelidir[54].

İslam’ın cinsiyete göre mal varlığının dengesiz dağılımı, kadınların yoksulluğu ve servetini arttırması meselelerine bakışını aşağıdaki altı ayrı başlıkta irdelemeye çalışacağız.

5-1. İslam’ın Kadının Mülkiyet Hakkı İle İlgili Genel Görüşü

İlk başlık, İslam’ın kadınların mülkiyet hakkına yönelik genel bakışı ile ilgilidir. İslam dini birçok ayet ve rivayette kadınların mülkiyet hakkından açıkça söz etmiş ve bu hakkın çiğnenmesi konusunda uyarıda bulunmuştur.

Bundan yaklaşık 1400 yıl önce Kur’ân-ı Kerim o çağlarda bilinen birçok hukukî düzene karşı çıkarak, kadınların tam mülkiyet hakkını tanımış ve şöyle buyurmuştur:

“Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır ve kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır.”[55]

Kur’ân-ı Kerim ayrıca mehiri de kadının kişisel mülkü ilan etti ve kocanın bunu kullanmasını eşinin rızasına bağladı,[56] üstelik kadınlardan mehirlerini geri almayı ahit bozma ve açık günah niteledi.[57]

Kur’ân-ı Kerim’in bu alanda seçkin bakışı, İslam’ı eleştiren bazı feministleri bile takdire zorlamıştır; ama buna karşın bu zümre İslam fıkhı ve şeriatini suçlamaya çalışmış ve kadınları para ve iş piyasasında eşit fırsatlardan ve eğitimden mahrum bıraktığını ileri sürerek, servet elde etme bağlamında cinsiyet eşitsizliğinin sorumlusu göstermeye çalışmıştır.[58]

Bu iddiayı, yani İslam’ın bu tür bir cinsiyet eşitsizliğini yaratma veya pekiştirmede rolü olup olmadığını üçüncü başlıkta ele alacağız.

5-2. Kadınlar ve Miras Hakkı

a – Kadının mirastan payı

İslam dininde eşler, çocuklar, kız ve erkek kardeşler kapsamında erkeklerin miras payının kadınlara göre iki kat belirlenmiş olması, İslam fıkhının elzemlerinden sayılır ve bu konuda hiçbir fakih, ister Şiî ister Sünni, buna karşı çıkmamış ve hatta karşı çıkmayı aklından bile geçirmemiştir, çünkü bu hüküm, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir.

Bu hükme delalet eden Kur’ân-ı Kerim’in bazı ayetleri şöyledir:

1- “Allah, evlatlarınız hakkında size şöyle tavsiye eder: Erkeğe iki kadının payı verilir.”[59]

2- “Hanımlarınızın çocuğu yoksa, yaptıkları vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktıklarının yarısı sizindir; eğer çocukları varsa, dörtte biri sizindir. Sizin de çocuğunuz yoksa, yaptığınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır.”[60]

3- “De ki: Allah kelale hakkında şöyle fetva veriyor: Eğer bir erkek ölür de çocuğu olmaz ve yalnız bir kız kardeşi olursa, geriye bıraktığı malın yarısı onundur. Ölen kız kardeş olur ve çocuğu da olmazsa, erkek kardeş ondan miras alır. Eğer (ölüden miras alacak) kız kardeşler iki kişi olurlarsa, bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır. Eğer (miras alacak kardeşler) birkaç tane kız ve erkek kardeş olurlarsa, o zaman erkekler kadınların iki payını alırlar...”[61]

Miras konusunda cinsiyet ayrımının göze çarpmadığı durum sadece babalar ve annelerle ilgili durumdur: Eğer ölen kimsenin çocuğu varsa, babasına ve annesine, eşit olarak mirastan altıda biri verilir ve eğer ölen kimsenin çocuğu yoksa bu durumda annesine mirastan düşen pay üçte bir kadardır. Ancak eğer ölen kimsenin erkek kardeşleri varsa, bu durumda annenin mirastan payı yine altıda bir kadardır.

Ölen kimsenin çocuğu olmadığı durumlarda, babası için belli bir pay belirlenmemiştir ve diğer mirasçıların payı belirlendikten sonra geriye ne kalırsa, ona aittir.[62]

Dolayısıyla genel bir bakışta, erkeklerin ve kadınların ölen kimseden geriye kalan mirastan takribî payı sırasıyla üçte iki ve üçte bir kadardır; bu da bir nevi kadınlara karşı cinsiyet ayrımcılığı telakki edilebilir. Ancak bu hukukî farklılık, üçüncü başlıkta değineceğimiz özel sosyal ve ailevi temellere dayanır.

b– Eşin kocasının gayri menkulu ve arsalarından miras payı

Şiî fakihlerin arasında hâkim olan meşhur görüş, kadının ölen kocasından geriye kalan arsalardan pay hakkı olmaması ve kocasının diğer malları üzerinde hak sahibi olmasıdır [20]. Bu meseleyi tartışma konusu hâline getiren önemli özelliği, hükmün sosyal açıdan izah edilebilmesidir. Zira bu hükmü izah etmek üzere bazı rivayetlerde yer alan hikmetler, cinsiyet ayrımını bir dereceye kadar izah etmesine karşın, kadının ölen kocasından geriye kalan arsalardan neden tam olarak mahrum kaldığını izah edemiyor. Örneğin rivayetlerde şu hikmete işaret ediliyor: Eğer kadın arsadan miras payı alırsa, gelecekte başka biri ile evlenebilir. Bu durumda yeni kocası ve çocuklarının da miras kalan arsadan kadına düşen paya oranla şer’i ve örfî hak sahibi olma tehlikesi ortaya çıkar ve bu durum onlarla kadının eski kocasının mirasçıları arasında arsanın nasıl yönetileceği bağlamında sürtüşmeye sebebiyet verebilir.[63]

Açıktır ki bu tür sürtüşmeleri önlemenin tek yolu, kadını arsa mirasından tam olarak mahrum bırakmak değildir; nitekim kadına düşen payın bedelini ödemek de bu amacı temin edebilir. Dolayısıyla meşhur görüşe göre kaçınılmaz olarak kadının arsa mirasından mahrumiyetini taabbudî bir hüküm olarak (ayrıntıları hakkında bilgi sahibi olmaksızın bilinçli teslimiyet ve itaat) kabul etmemiz gerekir; yani bu hükmün akla dayalı delili bizler için açık değildir, hükmün ardında bir veya birkaç maslahat yer aldığı kesindir.

Şunu de belirtmek gerekir: Meşhur görüşe göre, nikâh sırasında şart belirleme yöntemi ile kocanın vefatı durumunda kadının kocasının arsalarından yararlanma hakkını temin etmek mümkündür. Örneğin, nikâh şartlarında eşi için vasiyet etme şartı yer alabilir. Böylece kadının ölen kocasının arsalarından miras payı sorunu kısmen de olsa bertaraf edilmiş olur.

c– Kadın ve erkek için veraset tekeli

“a” şıkkında belirtildiği üzere kocanın eşinden kalan mirastan payı ikide bir veya dörtte bir ve kadının kocasından kalan mirastan payı dörtte bir veya sekizde bir kadardır.

Fıkıh tartışmalarında gündeme gelen meselelerden biri, kadın veya erkeğin vefat etmesi ve eşinden başka varisi olmadığı durumlarda, miras payının dışında kalan kısmın kime ait olduğu tartışmasıdır.

Şiî fakihler kadın vefat ettiği takdirde mirasın tümünün kocasına verilmesi gerektiği konusunda hemfikirdir ve bu hükmün delili de, Ehlibeyt İmamlarından (a.s) nakledilen birkaç muteber rivayettir ki hepsi aynı hükmü, hiçbir çelişki arz etmeksizin beyan etmiştir. Örneğin Ebu Basir rivayetinde şöyle okumaktayız:

İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s) bu dünyadan ayrılan ve kocasından başka mirasçısı olmayan kadının hükmünü sordum. O hazret şöyle buyurdu: “Eğer başka varisi yoksa, mirasın tümü kocasına aittir.”[64]

Ama kocanın vefatı varsayımında birkaç rivayet, kadına ancak kendisine düşen payın (dörtte bir) verildiğini ve mirasın geriye kalan kısmının imama ait olduğu beyan edilmiştir. Eğer bu rivayetler verilecek fetvanın temelini oluşturacak olursa, kadın ve erkek arasında yeni bir hukukî ayrım durumu ile karşı karşıyayız demektir. Ama bu meselede söz konusu olan daha farklı içerikli bir rivayeti göz önünde bulundurduğumuzda, belki de başka bir sonuç elde edilebilir ki bu durumun detayı 21. ekte beyan edilmiştir.

Böylece bu tartışmada da İslam açısından kaçınılmaz bir cinsiyet ayrımı ispat olmuyor ve kayda değer tek farklılığın, kadın ve erkeğin miras payı oranı tartışmasında anlattığımız farklılık olduğu anlaşılıyor ki tartışmamızın devamında bunun sosyal izahı da açıklanacaktır.

5-3. Dinî Öğretilerin Kadın ve Erkeğin Mali Eşitsizliği Üzerindeki Etkisi

İslam’da kadınlara annelik ve eşlik görevini öncelikli sayan ve birçok durumda erkeğin mirastan payını kadının iki misli şeklinde belirleyen miras kanunu gibi bazı mali yasalara göre belirlenen cinsiyete dayalı ideal iş paylaşımına bakıldığında, İslam’ı eleştirenlerin bu semavî dinin mal varlığı ve servet alanında cinsiyete dayalı eşitsizliğe zemin hazırladığı değerlendirmeleri pek de uzak bir beklenti sayılmaz.

Bu meselenin açıklığa kavuşturulduğu takdirde doğru bir tutum sergileme konusunda çok etkili olabilecek yönlerinden biri, İslam’da sözü edilen iş paylaşımı ve mali yasaların bu dinin değersel nizamının genel yapısı ile bağlantısıdır. Eğer kadın ve erkeğin mal varlığı ve servete ulaşmakta eşitsizlik meselesini kapitalist toplumların, yani değersel nizamlarında servet biriktirme gibi bireyselci değerlere ve kişisel çıkarların azami düzeye ulaştırılmasına vurgu yapan toplumların kültürel yapısında değerlendirecek olursak, o zaman belki de kadınların adalet ve eşitlik talep etmelerini haklı bir durum şeklinde değerlendirebiliriz. Zira bir yandan bu değerler kadınların düşünce ve ruhuna derinlemesine nüfuz etmiş ve öbür yandan erkeklerin artan servetine ve kendilerinin nisbî mahrumiyetine şahit olmuş, üstelik bu eşitsizlik durumu için hiçbir haklı ve ikna edici gerekçe de bulamamıştır.

Fakat acaba İslam’ın değersel nizamını varsaydığımız takdirde de aynı sonuca ulaşır mıyız? Gerçek şu ki, İslam’ın para ve servete bakışının, sermaye çevrelerinin bu konuya bakışı ile köklü farklılıkları söz konusudur ve İslam’ın kendine özgü bakışından hareketle, sözü edilen algılama sorgulanabilir.

İslam’da servetin öz itibarı ile hiçbir değeri yoktur ve sadece iki durumda ikinci dereceden değer kazanır: Dünyevî yaşamın gerçek gereksinimlerini karşılama yolunda kullanıldığı ve uhrevî amaçlara ulaşmak için hayırsever işler yolunda harcandığı durumlarda...

İşte bu yüzden dinin yazılı öğretilerinde ve yine Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarının (a.s) hayat tarzlarında ve uygulamalarında, mal edinme yolunda çaba harcamaya yönelik herhangi bir muhalefet söz konusu olmadığı gibi, mal ve servetin doğru biçimde kullanılması için -ister eş ve çocuklara infak, zekât, humus, hac ve cihat gibi malî vecibeler, ister sadaka, hayrat ve vakfetme gibi müstehap ameller kalıbında olsun- birçok yol da gösterilmiştir.

İslam dini bu yolları teşvik etmek veya elzem haline getirmek ve altın ve gümüşü[65] biriktirmeyi tenkit etmek sureti ile pratikte insanların elinde büyük servetlerin birikme zeminini yok etmeye çalışmıştır. İmam Rıza’dan (a.s) nakledilen bir rivayette şöyle okumaktayız:

“Servet, beş özellik olmaksızın birikmez: Aşırı cimrilik, uzun vadeli arzular, galip gelen hırs, akranlarla ilişkiyi kesmek ve dünyayı ahirete tercih etmek.”[66]

Buna göre ve bundan önce gündeme gelen algılamanın aksine şu iddiayı gündeme getirebiliriz: İslam kadınlar için annelik ve eşlik görevini tercih etmek ve bazı mali yasalarına dayanmak sureti ile erkeklere kadınlara nazaran gerçek anlamda daha fazla servet biriktirme imkânı sağlamış, ama ahirete dönük yaklaşımından hareketle de, başta erkekler olmak üzere mal ve servetin nasıl harcanacağına yönelik birçok yol belirlemiş ve insanları mallarını bu yollarda harcamaya yönlendirmiş, üstelik birçok mali görevi de erkeklerin sorumluluğuna vermiş ve kadınları bu sorumluluklardan muaf tutmuştur.

Bazı İslamî rivayetlerde kadın ve erkeğin mirastan aldıkları payın farklılığına açıklık getirilirken, İslam’ın mehir, nafaka ve akranların kasıtlı olmayan adam öldürme durumlarında diyet ödeme gibi mali görevleri erkeğin sorumluluğuna verdiği ve cihadın da erkeklere özgü bir görev olduğu, oysa kadınları bu tür görev ve yükümlülüklerden muaf tuttuğu beyan edilir.[67]

Bu doğrultuda merhum Allame Tabatabaî, İslam’da kadın ve erkeğin miras hakkı ile ilgili bir analiz sunmuştur. Buna göre mirasın üçte biri kadınlara ve üçte ikisi erkeklere verilse de; gerçekte kadınlar kendilerine verilen üçte birlik miras payının yanı sıra, geriye kalan üçte ikilik miras payında da mülkiyet ve kullanma açısından erkeklere ortaktır.[68] Bu yüzden İslam’ın değersel ve hukukî nizamı uygulandığı takdirde mal ve servet üzerinde mülkiyet alanında cinsiyete dayalı eşitsizlik diye bir sorun ciddi bir şekilde söz konusu olamaz.

Öte yandan bazıları, İslam’ın bakışını bu kez değersel açıdan ve kadınların hayır işlerine katılma zeminini daha az oluşturduğu gerekçesi ile eleştirebilirler. Ancak bu eleştiriyi reddetmek için kadın ve erkeğin manevi değerlerde eşitliğini açıkça vurgulayan birçok ayet ve rivayete istinat etmek mümkündür. Buna göre haklar alanında cinsiyet ayrımına dayalı görevlerin fazilet kazanma açısından erkekler için imtiyazla sonuçlandığı yerlerde, İslam dini eşitliği temin etmek maksadıyla söz konusu imtiyazı, kadınlar için belirlediği manevi bir mükâfatla telafi etmiştir.[69] Dolayısıyla meselenin ilk yönünü şöyle özetleyebiliriz: İslam’ın değersel nizamı asla mal ve servet mülkiyeti alanında cinsiyet eşitsizliğinin artması için uygun bir zemin oluşturmamaktadır.

Ancak değersel nizamla ilgili tartışma bir yana, meselenin gafil olunmaması gereken bir başka yönü şudur: İslam fıkhının kadınları eğitim ve para kazanmak için eşit fırsattan mahrum bıraktığına dair ileri sürülen suçlama pek de savunulur gibi görünmüyor. Zira kadınların çalışması yolundaki engelleri tartıştığımız bölümde anlatılanlara göre, fıkhî açıdan kadınların mal ve servet edinme yolunda hiçbir kısıtlama yoktur ve tarihî süreçte bazı engeller ortaya çıkmışsa, bunları daha çok kültürel etkenlerle ilgili olarak algılamalı ve İslam fıkhını suçlamamalıyız.[70] Dolayısıyla eğer kadınların çalışma, yatırım vb. çerçevelerinde iktisadi faaliyetlerine ve sonuçta servetlerinin artması için uygun şartlar oluşturulursa, İslam fıkhı bu duruma karşı çıkmayacaktır.

5-4. Kadının Aile Gelirinden Payı

Dördüncü başlık, kadınların evde yaptığı ücretsiz işlerin kocalarının mal varlığında belirleyici rol ifa ettiği ve bu yüzden kadının, kocasının mal varlığında yönelik eşit hakka salip olması gerektiği iddiasını irdelemekle ilgilidir.

Bu konuda da görünen o ki, kadınların ev işlerinin kocalarının geliri üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Ama bu tesirin derecesini belirlemek için hiçbir genel kriter de yoktur.

Çeşitli aileler, ev işlerine değer biçme üzerinde açık tesiri olan gelişmiş ev eşyalarından yararlanma açısından aynı seviyede yer almaz. Üstelik bu süreçte ailenin çocuk sahibi olup olmadığı, varsa çocukların sayısı ve yine varsa evdeki yaşlıların ve hastaların bakımı gibi faktörler de etkilidir. Öte yandan ailelerde iş paylaşımı modellerinin farklı olması da bu muğlaklığı arttırır. Bir başka ifade ile, kentlerde yaşayan birçok kadın için ev işleri, evde verilen hizmetlerle sınırlı olduğu halde, kırsal bölgelerde yaşayan köylü kadınların ev işleri tarım, bağcılık, el sanatları ve süt ürünlerini üretmek gibi birçok üretken işleri de kapsamı içine alır.

Bu anlatılanlardan hareketle karı kocanın ailenin gelirlerinde eşit hakka sahip olma talebini, özellikle çiftlerin her birinin elde edilen mal varlığı üzerindeki etki derecesinin açıkça ortada olduğu durumlarda, gerçekçi niteleyemeyiz. Örneğin, birçok durumda kadının ev işleri nicelik bakımından eşinin ücret karşılığı yaptığı işlere eşit değildir ve bu yüzden kadınlar evin dışındaki faaliyetlerle uğraşma fırsatı kazanır, bazen bu durumun tam tersi de söz konusu olabilir ve kadının ailenin mal varlığındaki payı daha fazla olur.

Her hâlükârda bu talebin temeli, yani bu tür eğilimlerle aile düzeyinde cinsiyete dayalı adaleti gerçekleştirebileceğimizi düşünmek, esas itibarı ile saflık gibi görünüyor.

İslam’ın bu meseleye yönelik eğilimi diğer konularda olduğu gibi hukukî-ahlakî bir eğilimdir.

Hukukî açıdan İslam kadının nafakasını, yani geçimi için gerekli olan gereksinimleri karşılamayı koca için farz kılmış ve bunun dışında birçok mali meselenin bedelinden erkekleri sorumlu tutmuş ve kadınları tüm bunlardan muaf saymıştır. Kuşkusuz erkek için özel mali ve iktisadi bir mevki göz önünde bulundurulan görev ve sorumlulukların ayrımına yönelik dinî model, kesinlikle eşlerin aile gelirlerine eşit düzeyde ortak olmaları ile bağdaşmaz ve kaçınılmaz olarak ailenin mali işlerinde erkeği eksen olarak benimsemek zorundadır.

Ancak ahlakî açıdan İslam dininde, karı kocanın mali ilişkilerini hukukun değişmez ve esnek olmayan çerçevelerinden kurtarmanın yanı sıra pratikte kadını erkeğin gelirlerine ortak eden bazı tedbirler de düşünülmüştür. Örneğin birçok hadiste kocaların varlıklı günlerinde ailesine daha fazla infakta bulunmasına vurgu yapıldığını görmekteyiz.[71] Benzer bir tavsiye, iddet dönemini tamamlamak üzere kocasının evinde ikamet etmek zorunda kalan boşanmış kadınlar konusunda yapılmıştır.[72] Yine kocaların boşanmanın mut’asını ödeme konusunda teşvik edilmesi ve bazı durumlarda elzem haline getirilmesi de bir başka önemli tedbirdir. Mut’a, geçici kazanç demektir ve boşanma mut’asından maksat, kocanın mali gücüne göre boşandığı eşine verebileceği bir miktar para veya paraya benzer nakittir. Kur’ân-ı Kerim’in mut’ayı kadının kocasına yönelik hakkı olarak saydığı[73] ve bu konunun birçok rivayette de vurgulandığı belirtilmelidir. Örneğin bir rivayete göre, İmam Hasan (a.s) eşlerinden birini boşandığı sırada yirmi bin dirhem veya yirmi bin dinar (ki o dönemde büyük paraydı) boşanma mut’ası olarak boşandığı eşine verdi. Kadın şaşkınlık içinde İmam’a (a.s) ve paraya bakınca hazret ise şöyle buyurdu: Bu, ayrılmak üzere olduğun bir dosttan naçizane bir metadır.[74]

O zaman şunu söyleyebiliriz: İslam, evlilik yaşamında resmi ortaklık modelini benimsememekle birlikte, karı koca arasında bir nevi gerçekçi ve dostane ortaklık zeminini hazırlamış ve böylece eşitlikçi modele nazaran daha sakin, gerilimden uzak, samimi ve mutlu edici bir aile ortamı yaratabilecek bir model sunmuştur.

Şehit Üstad Murtaza Mutahharî, ailevi yaşamın mahiyeti ile ilgili bir yorumunda şöyle diyor:

“Avrupalılara göre ailevi yaşamın mahiyeti, her iki cinsin birbirine ait olacak şekilde insanî sermayelerin bir araya geldiği bir şirket gibidir; yani iki yönlü bir mülkiyettir: Kadın erkeğe aittir ve erkek de kadına; sermayenin şekli dışında başka şirketlerden farkı yoktur ve bu şirket diğer her şirket gibi adalete dayalı olmalıdır. Ama bize göre ailevi yaşamın temeli ve mahiyeti şirket kurmak veya mülkiyet değil, vahdettir. İşte yaratılış kanununun kadın ve erkeğin doğasına yerleştirdiği doğal yaşam planı budur, iki kişinin birbirine benzeyen sermayelerini ortaya koyup ortak olmaları değil... Yaratılış bu meseleyi şöyle tasarlamıştır ki, iki farklı şekilde ve biçimde iki mahlûk, müspet ve menfi kutuplar olarak birbirini cezbedebilmekte ve bir şirket değil; vahdet oluşturmaktadır. Bunun temelini adaletin ötesinde bir şey oluşturur ki o da, duygusal vahdet ve birbirine karşı fedakârlıktır... Nitekim ebeveynlerin ve çocukların yaşamının temeli de mülkiyet ve sahip olma değil, vahdet, kaderlerin birleşmesi, mutluluk ve saadettir.”[75]

Buna karşın bazı ahlakî faziletlerden yoksun erkekler eşlerinin fedakârlıklarını kötüye kullanarak onları gerçekten sömürmekte, hatta bazen kadın kocasına ve çocuklarına yıllarca minnetsiz hizmet ettiği halde hiçbir mali destek vermeksizin onları boşamaktadırlar.

Bu tür muhtemel sorunları çözümlemek için en uygun dinî yöntem, bundan önce özellikle üçüncü başlıkta anlattığımız nikâh sırasında şart koşma yöntemidir. Şimdiki tartışmamızda da kadın için nikâh sırasında, gelecekte evlilikte uyumsuzluk ve boşanma durumu ile karşılaştığı vakit, evdeki hizmetlerine karşılık ücret talep etme hakkı şartı koşulabilir.

5-5. Kadınların Yoksulluğu

Bu başlığın altında İslam dini açısından kadınların yoksulluk meselesini irdelemeye çalışacağız.

Bu bölümün başında da belirtildiği üzere, ailelerin artan dağılma süreci, çağımızda kadınların arasında yoksulluğun yaygınlaşmasında en önemli etkendir. Feministler bu süreci kaçınılmaz bir gerçek varsayıyor ve dolayısıyla kadınların yoksulluk sorununu çözmek üzere sundukları önerilerde, ailenin temellerinin pekiştirilmesinden söz etmiyor; sadece hükümetin desteği, kadınlar için uygun iş fırsatları ve ev işlerinin bedelinin hesaplanması vb. gibi yöntemlere vurgu yapıyor. Oysa bu yöntemler ailelerin dağılma sürecine hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor.

Bu eğilimin aksine İslam dini aile eksenli bir eğilim sergiliyor ki bu da; kendine özgü bileşenleri ile aile temelinin güçlendirilmesi ile sonuçlanıyor. Bu bileşenlerin en önemlileri ise şöyle:

Evliliğe ve aile kurmaya teşvik, boşanmanın tenkit edilmesi ve evlilik sürecindeki anlaşmazlıkların barışçıl bir şekilde bertaraf edilmesi, yeniden evliliğin teşvik edilmesi ve bekâr yaşamanın tenkit edilmesi, evlilik dışı cinsel ilişkilerin yasaklanması ve bu yoldan gayri meşru çocukların doğmasının engellenmesi.

Öte yandan, aile kurumu gereken istikrara sahip olduğu durumlarda, nafakanın bedeli veya erkeğin, eşinin mali giderlerini karşılama sorumluluğu noktasından hareketle kadın şu iki durumdan biri ile karşı karşıyadır:

1- Koca; mali durumu uygun olduğu takdirde, eşinin nafakasını örfe uygun olarak ödemelidir. Bu görevin önemi o kadar fazladır ki, koca yerine getirmekten kaçındığı takdirde, İslam dini yargı müdahalesini ve kocayı nafakayı ödemeye veya eşini boşamaya zorlamayı emretmiştir.

Muteber rivayetlere göre, eğer koca eşinin beslenme ve giyim ihtiyacını karşılamazsa, imamın görevi bu karı kocayı birbirinden boşamaktır.[76]

Dolayısıyla eğer kocanın mali durumu uygun ise ve eşinin nafakasını karşılama görevini yerine getiriyorsa, kadın için yoksulluk sorunu ortaya çıkmaz.

2- Eğer kocanın mali durumu uygun değilse ve eşinin mali ihtiyaçlarını karşılayacak başka kaynak da yoksa doğal olarak bu yoksulluk kadını da etkileyecektir. Zira sözü edilen rivayetin bu varsayımı da kapsadığını belirten ve bu yüzden bu varsayımda da kadın için evlilik anlaşmasını feshetme veya yargıdan boşanma talebinde bulunma hakkı tanıyan birçok fakihin aksine[77] diğer bazı delillere[78] ve birçok fakihin fetvasına göre[79] kadın böyle bir hakka sahip değildir. Nafaka hakkı kocasının yoksulluğu ile yok olmaz ve koca mali durumu iyileşince nafakayı ödemesi gerekir. Bu durumda da yoksulluk doğrudan kocayı etkiler ve kadının yoksulluğu buna tâbidir. Yani gerçekte yoksul bir kadınla değil, yoksul bir aile durumu ile karşı karşıyayız demektir.

Demek ki bu dinî modelin uygulanması, boşanmış veya ailesine bakmak zorunda kalan kadınların sayısının azalması ile sonuçlanır ve böylece yoksulluğun cinsiyete tabi olması veya kadınlara özgü olması durumu da ortadan kalkmış olur, ama yoksulluk sorunu cinsiyetten bağımsız olarak genel bir sorun şeklinde ortada kalır. İslam dini bu sorunu çözmek için servetin zekât, humus, sadaka, vakfetme... yolu ile dağıtılması gibi kendine özgü çözüm yolları sunmuştur.

Şunu da hatırlatmakta yarar var: İslam dininin boşanma durumlarında bazı farz veya müstehap tedbir ve tavsiyeleri de kadınların yoksullaşmasını önleme bağlamında etkilidir ki bu tedbir ve tavsiyelere mehirin ödenmesinin farz olması, nikâh sırasında koşulan şartlara göre kadına bazı malların tahsis edilmesi ve boşanma mut’asının müstehap sayılması gibi durumları örnek verebiliriz.

Bu başlıkta ayrıca çocukların nafakası meselesine de değinmek gerekir. Bu konuda esas itibarı ile kadın; çocukların sorumluluğunu üstlendiği durumlarda bile onların nafakasından sorumlu değildir ve çocukların nafakası en başta kendi mallarından ödenir ve malın yokluğunda çocukların nafakası baba veya dedelerinin boynunadır ve bu iki durumdan hiçbiri mümkün olmadığı durumlarda, anne çocukların nafakasından sorumludur.[80]

Kuşkusuz bu durumun, ailelerine bakmakla yükümlü olan kadınların yoksulluk sorununun azalmasında büyük tesiri vardır. Oysa kadının çocuklarının sorumluluğunu üstlendiği Batılı modellerde boşanmış kadınlara daha fazla hak tanınmasına karşın, birçok sorunla karşı karşıya oldukları bilinmektedir; zira en iyi şartlarda, yani eski kocanın çocuklarına yönelik mali yükümlülüklerine bağlı olduğu durumlarda, anne, çocukların mali giderlerinin büyük bir bölümünü bizzat karşılamak zorundadır.

Araştırmalar, Amerika’da boşanmış kadınlar ve çocuklarının yaşam standartlarının %73 gerilemesinden acı çektiğini, oysa eski kocalarının boşanmadan sonraki birinci yılda yaşam standartlarında %42 yükselme ile karşılaştıklarını gösteriyor. Ayrıca yapılan tahminlere göre boşanmış kadınların %25 kadarı boşanmayı takip eden ilk beş yılda, bir süreliğine de olsa yoksulluk içinde yaşamak zorunda kalıyor.[81]

5-6. Kadınlar ve Servet Artışı Durumu

Bu makaleyi şunu hatırlatarak noktalamak istiyoruz: İslam dini kadınların yoksulluğunu azaltma doğrultusunda aldığı tedbirlerin yanında, servetlerini arttırma zeminini de oluşturmuştur. Zira kadınlar çalışarak gelir elde edebilme durumu dışında mehir, miras, hediyeler vs. yollardan mal edinebilir ve birçok durumda dinî ve yasal açıdan kocasına, çocuklarına ve yakınlarına yönelik mali yükümlülükten muaf olduklarından, elde ettikleri malı iktisadi faaliyetlerde kâr getirecek şekilde kullanabilir.

Kuşkusuz doğru bir planlama yapıldığı takdirde, kadınların sermayelerinden ülkelerin önemli bir servet kaynağı olarak ve ekonomik gelişme ve kalkınma yolunda yararlanılabilir. Sade bir hesaplama ile İran gibi bir ülkede kadınların çok azmış gibi gözüken mal varlıkları bir arada düşünüldüğünde, binlerce milyarlık servetler ortaya çıkar ki zaten bu servetin büyük bir bölümü hali hazırda da bankacılık sisteminde ve borsalarda çalışmaktadır.

Buna karşı, erkekler mal varlıklarının büyük bir bölümünü eş ve çocuklarının nafakası ve üstlendikleri diğer mali yükümlülükler yolunda harcamak zorundadır ve bu durum, erkeklerin mali sermayesini büyük ölçüde azaltır. Böylece Müslüman kadın, ailenin nafakasından sorumlu olarak kocasını benimsemenin yanında kendi mali sermayesini akılcı bir şekilde değerlendirerek bağımsızlık gibi olumlu bir duyguya da kavuşabilir.

Buna karşın bundan önce beyan edilen İslam’ın mal ve servete yönelik değerlere dayalı yaklaşımı, erkekler gibi kadınlar için de geçerlidir. Bu yüzden zengin Müslüman kadın modeli olan, yani tüm servetini İslam’ın korunması ve güçlenmesi yolunda sarf eden Hz. Peygamber’in (s.a.a) muhterem eşi Hz. Hatice (a.s), İslam kültüründe seçkin bir konuma sahiptir.

Özet

G

ünümüzde terör olarak adlandırılan şeyin geçmişi, iki bin yıl öncesine dayanmaktadır. Güvenilir tarih kaynaklarında geçtiği üzere, miladi birinci yüz yılda radikal Yahudilerden Sicarii adlı grup tarafından dini bir takım gerekçelerle başlamıştır. Böylesi uygulamaların sonraki yüz yıllarda ve çağımıza kadar devamı, gerekçeler ve sebepler bakımından, uygulama yöntemleri, hedefler, malzemeler açısından daha çeşitli ve karmaşık bir hale gelmiştir. Yazılı İslam tarihinde, Şia ve Ehli Sünnet nakillerinde, Peygamber’e (s.a.a) dayandırılan bazı olaylar, bazılarının nazarında terörün onaylandığı şaibesini doğurmuştur. Muteber Şia ve Ehli Sünnet kaynaklarında, terörün yanı sıra, cinayet (fitk), eşkıyalık (irhab) ve iğtiyal (öldürmek) adı altında yapılan eylemlerin de nebevi sünnette, Peygamber’in şahsında, medeni uygulamalarda şer’en nehiy edilip yasaklandığı anlatılmıştır. Yine Müslümanların kendi içlerinde kardeşlik – Muhacirler ve Ensar – ve Yahudilerle özellikle üç büyük taife olan, Ben-i Kaynuka, Ben-i Kureyza ve Ben-i Nazir arasında olan beraber yaşama akitlerinde, bütün vatandaşların gerek Müslüman ve gerekse gayrimüslim, emniyete alınması ve emniyetinin muhafaza edilmesi konusunda ısrar edildiği de anlatılmaktadır. Öte yandan, nakledilen bazı uygulamalar çerçevesinde Peygamber’in zamanında, düşmanlık eden birkaç ileri gelen Yahudi’nin ortadan kaldırılması olayını, bu konudaki senetlerin zayıflığını ve Peygamberimiz (s.a.a.) tarafından uygulandığına dair delil olamamasının yanı sıra, usulen bu eylemin terör olarak adlandırılamayacağını ve terörist bir eylem olarak görülemeyeceğini ortaya koyacağız. Ayrıca savaşın ve savaş uygulamalarının sınırlarını ve savaş zamanındaki kuralları araştırmamız gerekmektedir. Peygamber zamanında muhaliflerin öldürülmesi, tamamıyla meşru bir uygulamaydı, ancak İslam Peygamber’i (s.a.a.) koyduğu ahlaki kurallar ve şer’i nehiyler ile böylesi bir uygulamanın Müslümanlar arasında yayılmasının önünü almıştır.

Giriş

Bu makalede “Nebevi Sünnette” terör ve terörizm konusu analiz edilmeye çalışılmıştır. Asıl sorulması gereken soru ve bütün aşamalarda göz önünde bulundurulması gereken dayanak, Nebi-i Ekrem’in (s.a.a) sünnetinin terör konusunda ve terörist uygulamalar karşısındaki tutumu nedir? Acaba Peygamber (s.a.a) zamanında bu türden uygulamalar onun bizzat kendisi tarafından ya da onun emriyle mi meydana gelmiştir? Acaba günümüzde ve kendi zamanının hukuki – siyasi metinleri çerçevesinde on dört asır önce gelişmiş ve meydana gelmiş olayı, bugünkü değer ve hukuki kurallar usulünce eleştirip değerlendirmek ne kadar doğrudur?

Tarihi konuları, özellikle de Medine sözleşmesini bozan Yahudiler konusunda nasıl bir değerlendirme yapılabilir? Acaba böylesi uygulamalar, farz edelim ki nakiller doğru bile olsa, Peygamber’in asrında, terörist uygulama olarak sayılabilir miydi yahut meşru bir hareket miydi? Peygamber’imize (s.a.a) sert davranışlar atfeden rivayetlerin senetleri nedir? Bu senetler hangi ölçüye göre sahih ve muteber rivayet olarak kabul edilmektedir? Şia ve Sünni’nin bu tarihi belgeler karşısındaki tepkileri nelerdir?

Sünneti Nebevide terör ve terörizm konusunu araştırmaya geçmeden önce, söz konusu terör ve terörizmin anlam ve sınırlarını çizme zorunluluğu vardır. Bu bakış açısıyla, şu konuları özetle hatırlatmak gerekmektedir.

1-Terör Kelimesinin Dilbilimsel Olarak İncelenmesi

Günümüz Farsçasında söyleniş ve okunuşta terör kelimesi İngilizceden alınan Terror kelimesine dayanmaktadır. Bu kelime de Latince Ters kelimesinden o da hile, alçaklık, kötü iş anlamına gelen Ter kökünden gelmiştir. (Webster: 2262, 1986) Aynı şekilde İngiliz dilinde kullanılan korkutucu anlamına gelen Terrible, Terribleness kelimeleri de bu Ter kökünden gelmektedir. (2005: Oxford) Öyle görülüyor ki, Farsça’da da Ters kelimesi Latince Ters kelimesinden alınmıştır, ya da tam tersi.

2-Terörizmin Tanımı

Terörizm kelimesi farklı şekillerde tarif edilmiştir ve yapılmış olan her tarif kendine has bir yaklaşım olup tarif edenin zihniyetini ve bakış açısını yansıtmaktadır. Farklı tarifler arasında, uygun olan birkaç tarifi zikretmekle yetineceğiz.

Britanica ansiklopedisinde terörizmi, hükümetlere, halka yahut siyasi hedeflerden dolayı belirli şahıslara karşı, sistematik olarak sindirme yahut öngörülemeyen şiddet hareketi olarak tarif edilmiştir. (650, 1986, New Encyclopedia of Britanica)

Bu tarife göre terörizm, bilinçli, fiili ve sistematik bir şekilde korku ortamı oluşturmak yahut ön görülemez şiddet hareketleri olarak göz önüne almıştır ki, burada iki tür hedefin düşünülmesi mümkündür. Yakın ve doğrudan hedeftir ki, kurbanlar fiili olarak korkutulup şiddete maruz bırakılmaktadır. Ancak terörün asıl hedefi ve muhatabı, teröristlerin kendi mesajlarını onlara iletmek istedikleri siyasi hedefler ve muhataplardır. Bu tarife göre yakın hedef, hükümet, halk (toplumsal özellikleriyle beraber) yahut özel bir kişi olabilir.

Terörizmi, hedef gözeterek şiddet uygulamak ya da kurban yahut muhataplar üzerinde kahredici ve dehşete düşürücü şiddet uygulamak veya tehdit etmek olarak da tarif etmişlerdir. (2, 1988, M. Stohl)

Bu tarifte usul olarak kör ve hedef gözetmeyen terör saf dışı bırakılmış, korku verici uygulamaların bir hedefi olduğu var sayılmıştır.

Encarta ansiklopedisi de terörizmi şu şekilde tarif etmiştir: korku oluşturarak ve bu korkuyu kullanarak siyasi değişimlerden faydalanmak amacını taşır.

Diğer bir açıdan, terörizme muhalif olmakla beraber, hukuki kurallardan ve bu kuralların boşluklarından faydalanarak, terörizmi kendi hedeflerini gerçekleştirmek için hükümet yahut halk veya şahıslar üzerinde şiddeti hayata geçirme ya da şiddetle tehdit etmek şeklindeki kanunsuz bir iş olarak tanımlayabiliriz.

3- Dilbilimsel Olarak ve Arap Kültüründe Terör Kelimesinin İncelenmesi

Günümüzde terör olarak adlandırılan uygulamaları tarif etmek için, Arap ve İslam sözlüğünde, fitk (cinayet), irhab (eşkıyalık) ve iğtiyal (birini öldürme) kelimelerinden istifade edilmektedir. İslam öncesinden günümüze kadar yazılı Arap metinlerinde bu kelimeler kullanılmaktaydı. Ancak günümüz Arapçasında “fitk ” kelimesi çok fazla kullanılmamaktadır ve yine “iğtiyal” kelimesi bazen kullanılmaktadır. Buna karşın “irhab” kelimesi yaygın bir kullanıma sahiptir ve günümüzde fıkhi ve hukuki Arap metinlerinde özellikle uluslararası hukuk bağlamında terör ve terörist uygulamaların karşılığı olarak kullanılmaktadır. Ancak Şia ve Ehli Sünnet kaynaklarında bahsi geçen bu üç kelime sıkça kullanılmıştır, bu yüzden nebevi sünnette terör konusu hakkında inceleme yaparken bu üç kelimeyi de mana ve mefhum yönünden araştıracağız.

a- Fitk

Fitk: Bir kimse, yanında bulunan ve gafil (şahsın art niyetinden) olan kimseye saldırıp öldürmesidir, hadiste geçtiği üzere, iman, fitki yasaklamıştır (Fitk yapılmasına izin vermemektedir) ve mümin fitk yapmaz. (Meclisi, c.28, s.259.)

Tureyhi de Mecme’ul Bahreyn’de Kamus’tan naklederek Cevheri’nin vermiş olduğu manaya yakın bir anlam vermektedir, ancak bunu sadece katletmek olarak değil, bir başkasını yaralamak fiili olarak genellemiştir. Tureyhi şöyle diyor: “ … Fırsatını elde ettiğinde öldürmek, yaralamak ve bu kabilden eylemler…” (Tureyhi, c.3, s.257)

Bu beyanda, fitk için iki özellik zikredilmiştir: birincisi, bu eylemin öldürme ve öldürmeye ek olarak yaralama şeklinde olmasının farksız olduğu, diğeri ise, fitk eyleminin nasıl yapıldığıdır, gizli de olabilir aşikâr da.

Bu amel (fitk eylemi) cahili Araplarda yaygındı, ama İslam Peygamber’i bunu yasaklamıştır. Allame Meclisi, Bihar-ul Envar’da fitkin Peygamber tarafından yasaklandığı konusunda birçok nakilde bulunmuştur. Öldürmek için yapılan bu tür ansızın ve namertçe saldırılar, kınanmış ve yasaklanmıştır. Bunun yasaklanmasının sebebi olarak da iman gösterilmiştir. Yani mümin bir insan İslami öğretiler ve ahlaki yapısı göz önüne alındığında, böylesi namertçe bir ameli yapmaz. (Meclisi, c.28 s. 228-259, c.44, s.244 c. 47 s.127)

b- El Ğul (iğtiyal)

İğtiyal Arapça’da ğul kökünden gelmektedir ve Arap lügatinde, yanındaki kimseyi hile ve aldatmayla, öldürülenin hiçbir şeyden haberi yokken, helak etmek ve öldürmek anlamına gelmektedir. Kavaid-ul Ahkam’ın yazarının görüşüne göre, iğtiyal kelimesi daha çok ahdi bozmaları halinde ehli zimme için kullanılmıştır ve onları öldürmek bu surette caizdir. (Haveri, s.84)

Ekreb-ul Mevarid’in yazarı, iğtiyal’i hileyle ve şahsı tenha bir yere götürerek orada öldürmek ya da bir kimseyi gizlice öldürmek olarak anlamlandırmıştır. (el Şertuni C.2 s.893)

c- El İrhab

İrhab “rhb” kökünden gelip anlamı korku ve havf olarak ezeb lügatinden alınmıştır. (Pişin, c.1 s.437) Kelimenin bu kökü ef’al sigasından olup korkutma ve korkutmayla neticelenecek bir eylemde bulunmak olarak anlamlandırılmaktadır. Ancak ceza hukuku ıstılahında, belirli bir hedefi gerçekleştirmek için, kuvvetten istifade ederek bir kimsenin ya da bir güruhun başka bir kimseyi korkutması olarak kullanılmaktadır. (Bessam Zui, el Aded 64)

Nebevi sünnette konunun hakikatinin ortaya çıkması için, Peygamber’e ait hadislerin incelenip, tahkik edilmesi bir zorunluluktur. Bu incelemede hadislerin varlığı, senedi ve delilliği dikkatle incelenmelidir ki böylelikle bu özen sayesinde elde edilecek her konu ve aynı şekilde ulaşılan külli anlam, kapsayıcı bir anlayışla beraber nebevi sünneti gerçekçi bir şekilde görmemizi sağlayacaktır.

4- Nebevi Sünnet ve Terör Arasında Bir Bağın Var Olma Olasılığı

Nebevi sünnet ve terörizm arasındaki bağlantı olasılığını belirlemek için yapılması gereken birkaç şey vardır. Birincisi Nebevi sünnetten kastedilen şeyin ne olduğun açıklanması gerekmektedir. Bir diğer şey ise acaba, bu sünnette terörizm ve terörle ilişkilendirilebilecek bazı eylemler bulmak mümkün müdür? Sonuç olarak böylesi eylemlerin var olması durumunda bu eylemlerin terör ve terörizmle nasıl bir bağı olduğunun açıklanması gerekmektedir.

4-1- Anlam ve Kapsam

Sünnet kelimesi lügatçiler arasında çeşitli anlamlara gelmektedir. Bunlardan: “el Tarikatul meslukedir” ki, anlamında süreklilik bulunmaktadır. Hitabi de sünnetin aslını “el Tarikatul mahmude” olarak tarif ederek yol ve sürekliliğinin olmasını, beğenilmişlik (mahmude) şartına bağlamıştır. (el Emin, s.327)

Ancak ıstılahı anlamda sünnet, “Peygamber’den sadır olan, söz ya da fiil yahut ikrar”dan ibarettir ve siyer ıstılah olarak Peygamber’in fiillerini ve ikrarlarını kapsadığından, sünnet siyerden daha kuşatıcıdır. Bununla birlikte, nebevi sünnetin incelenmesinde üç ölçü olan Peygamber’in söz (sözlü sünnet), fiil (fiili sünnet) ve ikrarının (ikrari sünnet) da incelenerek ortaya konulması gerekmektedir.

4-2- Nebevi Sünnet ve Terör Kavramıyla Özdeşlik İddiası

Peygamber’in zamanında İslam’a muhalefet eden birkaç ileri gelen Yahudi’nin ortadan kaldırılması konusuna dair rivayetler naklolunmuştur. Bazı yazarlar bu olayı terör ile özdeşleştirerek, Peygamber’in sünneti olarak gösterme gayreti içindedirler. Bu birkaç açıdan dikkat çekicidir: Mesela, her iki fırkanın bütün kaynaklarına dayandırılan rivayetlerde, Peygamber’in fiili sünneti ya da şahsi eylemi olarak, muhalifleri öldürdüğü nakil veya iddia edilmemiştir, hatta günümüzde dahi İslam muhaliflerinin ve oryantalistlerin böyle bir iddiası yoktur. Şu halde yakinen denilebilir ki, Peygamber’in fiili sünnetinde muhaliflerin katledilmesi görülmemiştir ve bu geçersizdir. Elbette Peygamber’in savaşlara ve gazalara katıldığı konusunda şüphe yoktur, ancak bu anlam olarak terör ve gafil avlama konusunun sınırları dışındadır ve savaşa yön vermek ve savaş yöntemleriyle ilgili kurallara tabidir. Bu konunun incelenmesi de zamanı gelince faydalı olacaktır.

En baştan fiili sünnette terör iddiasının geçersiz olmasıyla geriye bazı hadisler yoluyla siyer kitaplarına girmiş ve bir takım hadislerde zikredilmiş olan diğer iki sünnet yani sözlü ve ikrari sünnetler kalmaktadır. Peygamber’den bu konuda ikrar yoluyla ya da sözlü olarak aktarılanlar hadis ve olaylar, bazılarında teröre meşruiyet kazandırdığı şüphesi oluşturmuştur.

Bu durumda, makalenin bu bölümünde zorunlu olarak ele alınıp üzerinde odaklanılması gereken Peygamber’in sözlü ve ikrari sünnetini zamansal ve tarihsel olarak üç aşamada tahlil edebiliriz.

a- Peygamber’in bi’setten Medine’ye hicretine kadar olan süreçteki sünneti

b- Medine’ye girdikten sonra Mekke’nin fethine kadar olan süreçteki sünneti

c- Mekke’nin fethinden vefatına kadar olan süreçteki sünneti

Sünnettin ölçüsü olduğu söylenerek Peygamber’e atfedilen özellikle şiddet içeren eylemler sadece ikinci bölümle alakalı olup (Peygamber’in Medine’ye girişinden Mekke’nin fethine kadar olan süreç) ve bu tarihi sürecin sadece ilk üç yılına has olduğu göz önüne alındığında, sadece bu bölümü incelenecektir.

4-3- Hadislerin Varlığı

Gerek Şia ve gerekse Ehli Sünnet siyercilerinin kitaplarında, hicretin birinci yılından üçüncü yılına kadar olan olayların incelenmesinde, gündeme getirdikleri bazı olaylar bu şaibeleri meydana getirmiştir:

İlk olarak, böylesi bir olay olmuş ve tarihi bir gerçekliktir.

İkinci olarak, bu olay Peygamber’in emri, izni yahut icazetiyle olmuştur.

Üçüncü olarak, böylesi bir olay, terör ve terörist eylemlerin türdeşi olarak sayılmıştır.

Dördüncü olarak, bu tür kesin olmayan bir ahkamı Peygamber’in zamanından ta günümüze genişletip genelleştirerek, günümüzde bu tarz eylemleri meşru kabul etmiş ve daha da öteye giderek bu tarz işlerin propagandasını yapmışlardır. Bu türden sonradan eklenmiş iddiaların gerçeğinin ortaya çıkması lazım ve zorunludur. Bu tür hadisleri nakledenler, uzmanca bir araştırma ve İslami metinlerde inceleme yapmadan bu hadisleri delil olarak kabul etmektedirler. Hatta din alimleri tarafından nakledilen bu tür hadislerin çokluğu, İslam toplumunda, hatta araştırmacılar ve siyer yazarları arasında bile meşhur görülüp ön kabul olarak telakki edilmesine yol açmıştır. Bu yüzden böylesi hadisleri tekrar gözden geçirmek ve bu şaibeleri Nebi Ekrem’in siretinden ayıklamak, özellikle de günümüz açısından önemli bir iştir.

4-3-1- Şia Kaynaklarında Nakledilen Olaylar

Merhum Meclisi, Bihar-ul Envar’da Peygamber (s.a.a) tarafından Ka’b bin Eşref’in katledilme fetvasının Cebrail tarafından Peygamberimize verilen emir neticesinde sadır edildiğini nakletmektedir. (Meclisi, c.20, s.10 ve 158) Meclisi aynı şekilde Esma binti Mervan’ın da Umeyr bin Adiy bin Harşe tarafından katledildiğini nakletmiştir. (A.g.e, s.7) Gerçi bu konuda Peygamber (s.a.a.) her hangi bir hüküm vermemişti ama Esma’nın katlinden sonra, gördüğü Umeyr’e teselli vererek şöyle demişti: “Yaptığın işten dolayı hiçbir cezayla karşılaşmayacaksın ve hatta iki keçinin boynuzları bile birbiriyle çarpışmayacaktır”.

Merhum Meclisi, yine Ebu Rafi Selam bin Ebi Hukeyk’in katlini de aynı şekilde – Ka’b bin Eşref’in arkadaşlarından, İslam ve Allah Resulü’nün düşmanlarındandı – nakletmektedir. Bu rivayette, Ebu Rafi’nin katli Evs ve Hazreç arasındaki rekabet şeklinde gündeme gelmiştir. Ka’b bin Eşref, Evs kabilesinden biri (Muhammed bin Mesleme) tarafından öldürülmüştü, Hazrec kabilesi de Evs kabile-sinden aşağı kalmamak için, Peygamberimize (s.a.a.) Ebu Rafi’nin öldürülmesini teklif ettiler ve bunun üzerine Peygamber onlara bu izni verdi. (A.g.e, s.12 – 13) Ebu Rafi’nin ölümü komutanlığını Abdullah bin Atik’in yaptığı beş kişinin eliyle gerçekleştirildi.

4-3-2- Ehli Sünnet Kaynaklarında Nakledilen Konular

Ehli Sünnetin siyer yazarları arasında, hemen hepsi böyle bir olayı nakletmişlerdir. Yani merhum Meclisi bireysel eylem olarak üç öldürme olayını nakletmişse, Ehli Sünnet siyercileri kitaplarında altı olayı zikretmişlerdir. Ehli Sünnet siyercilerinin Meclisinin zikrettiği üç olaya ek olarak naklettikleri olaylar şunlardır:

Ebu Efek’in katledilmesi, yaklaşık yüz yirmi yaşında olan bir Yahudi şairdi. Peygamber’in Bedir savaşından muzaffer bir şekilde dönmesinden sonra, Ebu Efek Peygamber (s.a.a.)e hakaret eden bir şiir okumuştu, bunun üzerine Salim bin Umeyr (yahut Salim bin Amr) onu öldüreceğine dair ant içti. (el Zehebi, c.1, s. 174 – 175) Elbette bu olayda Peygamber’(s.a.a.)den hiçbir şekilde bir emir sadır olmamıştı ve Salim bin Umeyr Bu olayı şahsi girişimleriyle yapmıştı.

Sufyan İbn Nebih el Hezeli’nin öldürülmesi; Zehebi’nin Meğazi’de naklettiğine göre Peygamber (s.a.a) onun kendisiyle savaşmak için etrafına asker topladığını anladığında, Muhammed bin Mesleme’yi onu öldürmekle görevlendirdi. (A.g.e., s. 346)

İbn Suneyne’nin (Yahudi) öldürülmesi; siyer yazarları bu olayın Ka’b bin Eşrefin öldürülmesiyle, onun ve dostlarının Kureyş kâfirleriyle birlikte, Medine’de yeni kurulmaya başlayan İslam nizamının siyasi hâkimiyetini yok etmek için yapmış olduğu komploların ortaya çıkmasının sonucunda gerçekleştiğini yazarlar. Bu zaman aralığında, siyer yazarlarının nakline göre Peygamber (s.a.a.), şu konuda genel bir emir yayınlamıştı: “elinizin ulaşabildiği her Yahudi erkeğini öldürün.” Bu emirden sonra Muhise İbn Mesud, İbn Suneyne’nin öldürülme eylemini gerçekleştirdi (İbn İshak, s. 139 – 320).

Bu mesele hususunda da yine Peygamber (s.a.a.) ayrı bir emir vermemiş ve genel bir emir sadır ederek muhaliflerin (Yahudiler) hiçbir komploya karışmaması ve onların korkutulması yönünde taktiksel bir eylem ortaya koymuştu. Çünkü Yahudiler Abdullah bin Ubey’in başını çektiği Medine’nin münafıklarıyla iş birliği yaparak bir korku atmosferi oluşturmuşlardı.

Bu yüzden, bu olayı Nebevi sünnette terörist bir eylem olarak göremeyiz. Bahsi geçen kaynaklarda zikredilen üç olayı, İbn Hişam, Taberi ve diğerleri gibi hemen hemen bütün siyer yazarları da naklederek, inkâr etmemişlerdir.

4-4- Gelen Haberlerin Senedinin Sıhhati

Medine’nin sivil insanlarına karşı, Peygamber’in (s.a.a.) verdiği emirle şiddet ve gafil avlayarak öl-dürme eylemleri konusunu anlatan hadisleri, tamamıyla Ehli Sünnetin siyer yazarları ve tarihçileri tarafından hadis kitaplarına dâhil edilmiştir. Hatta Bihar’ul Envar’da nakledilen hadis ve sözler bile Ehli Sünnet siyer kitaplarından alıntılanmıştır. Bunlara örnek olarak, el Munteka fi Mevludul Mustafa, Meğazi Vakıdi, el Meğazi Zehebi, Siyer-i İbn Hişam, Tarih-i Taberi ve Kamil-i İbn Esir verilebilir. Hatta merhum Tabersi (Ebu Ali Fazl B. Hasan Tabersi ö. h 548, m.1127), Mecmeul Beyan tefsirinde Haşr suresi 1-5 ayetlerinin nuzülü hakkında araştırma yaparken, Ka’b bin Eşref olayını ele alıyor ve bunu yaparken de İbn İshak’ın Siyer’inden naklediyor. (el Tabersi, c. 14, s. 626 – 651)

Buraya kadar Ehli Sünnet’in tarih ve hadis kitaplarında Peygamber’in emri ya da rızasıyla muhaliflerin öldürülmesiyle alakalı konuya giriş yapılmıştır. Hadis nakil ölçülerinin ve ravilerin sıfatları konusundaki Şia’nın görüşlerinin dikkate alınmaması, bu tür rivayetlerin Şia nazarında itibarsız olduğunu ortaya koymaktadır. Ama Şia’nın, Meclisi, Tabersi gibi ve yine bazı çağdaş ulemasının bu nakilleri delil olarak almaları şaşılacak bir şeydir. Bununla birlikte bu hadislerin senedinin ciddi bir şekilde analiz edilmesi, kuvvet ve zayıflığının aydınlatılması bir zorunluluktur.

4-4-1- Sufyan bin Nebih el Hezeli’nin öldürülmesiyle ilgili hadisin senedi, Meğazi’nin yazarı Zehebi’nin (Zehebi, s. 346 – 347) naklinde şöyledir: “Muhammed bin Mesleme, İbn İshaktan, bize Muhammed bin Cafer bin Zübeyr, Abdullahtan, o Abdullah bin Enisten, o babasından şöyle dediğini rivayet etti: Resulullah beni…”

Bu hadiste, Muhammed bin Mesleme sikadır, çünkü Ali İbn İbrahim Kumi kendi tefsirinde ondan rivayet nakletmiştir (Kumi, c.1, s.46) ve Kumi sadece sika ravilerden rivayet ettiği için, Muhammed bin Mesleme’yi sika olarak kabul etmiştir. Merhum Hoi de Mucem el Rical el Hadis kitabında, Kumi’nin tefsirinde yer alan bütün hadis ravilerini sika olarak kabul etmiştir. (Hoi, c.17, s.128) Ancak İbn İshak meçhuldür. Çünkü ya Şianın muteber rical kitaplarında ondan söz edilmemiştir veya eğer ondan söz edilmişse bile ilk isminin olmayışından dolayıdır ve İbn İshak müşterek bir isimdir, bu yüzden meçhuldür ve itibar edilemez. Muhammed bin Cafer bin Zübeyr de meçhuldür ve Abdullah bin Abdullah ve Abdullah bin Enis, her ikisi de (baba ve oğul) zayıftırlar. Çünkü her ne kadar Hoi’nin Mucemi Ricali gibi (A.g.e. c.11, s. 121) bazı mu’cemlerde ve Ricali Şeyh’te (s.44) onlardan bahsedilmişse de, sika olarak belirtilmemişlerdir.

4-4-2 Tarihi Taberi’de Ka’b bin Eşrefin öldürülmesi hakkında nakledilen hadisin senedi şöyledir: “… bize İbn Humeyd söyledi, o Seleme’den, o Muhammed bin İshak’tan o Abdullah bin Muğiys bin ebi Burde’den: Kim İbn Eşref…”

Bu senede de İbn Humeyd meçhuldür ve onun adı rical kitaplarında mesela Rical el Hoi ve Rical el Kahpayi de zikredilmemiştir. Seleme ve İbn İshak da meçhuldürler. Abdullah bin Muğiys bin Ebi Burde de aynı şekilde meçhuldür ve Şia kaynaklarında onun adı Resulullah’ın ashabı ve Resulullah’tan rivayette bulunanlar arasında geçmemiştir.

4-4-3 Tarihi Taberi’de Ebu Rafi Selam bin Ebi Hukayk’ın öldürülmesi hakkında nakledilen hadisin senedi de şu şekilde belirtilmiştir: “Bize Harun bin İsham Hemdani bize söyledi, Mus’ab bin Makdam ona söylemiş, o İsrailden, o Ebu İshak’tan o, Beraa’dan dediki:….”

Bu senedde de önceki senedlerde var olan problemlerin aynısı vardır. Yani Harun bin İshak Hemdani, Mus’ab bin Makdam, İsrail ve Ebu İshak bunların hepsi meçhuldürler. Elbette Beraa üç kişinin ortak adıdır ve her üçü de Allah resulünün ashabındandırlar ve sika’dırlar. Çünkü Beraa bin Azib el Ensari el Hazreci seçkin sahabeler arasındadır. Beraa bin Malik Ensari Peygamber’in komutası altında şehadet mertebesine ulaşmıştır ve Beraa bin Ma’rur da seçkin sahabelerdendir. (Hoi, c.4, s.184 – 189)

Bu durum, senedin çoğunluk ravilerinin zayıf olması, bütün senedi zayıf yapmaktadır.

4-4-4 Ebu Efek’in Salim bin Umeyr tarafından öldürülmesiyle alakalı Vakıdi’de geçen hadis, (Vakıdi, c.1, s.174 – 175) Salim bin Umeyr’in bu eylemi usulen Peygamber’in müsaadesi, izni yahut emri veya rızası olmadan yapılan bir eylem olduğundan dolayı bu konunun aslıyla alakalı değildir. Gerçi bu rivayetin de senedi muteber değildir ve meçhul şahıslar içermektedir. Çünkü Said bin Muhammed, Ammare bin Geziye, İsmail bin Mus’ab, Mus’ab bin İsmail ve İsmail bin Zeyd meçhul kimselerdir ve bunlara itimat edilemez. (Hoi, A.g.e., s. 3 -7 -12 ve 18)

4-4-5 Vakıdi’nin naklettiği Esma binti Mervan’ın öldürülmesi olayının (Vakıdi, A.g.e., s. 174 – 175) senedi de muteber değildir. Çünkü o senedin ravileri de meçhuldürler. Bu konuda Vakıdi şöyle nakletmiştir: “ Bize Abdullah bin Harib söyledi, o babasından…” Abdullah bin Haris ortak isme sahip on kişiden biri olmasına rağmen, onun babası Haris’in de künyesi yoktur ve meçhuldür. (Hoi, A.g.e., s. 152 - 154)

Eğer konumuzla ilgili nakledilen hadislerin itibar açısından senetlerini değerlendirecek olursak, gerçekte bu haberleri delil olarak getiremeyiz ve Peygamber’in (s.a.a.) şiddet yanlısı amelleriyle ilgili rivayetler temelden, esastan değersiz ve itibarsız olacaktır. Tamamen meçhul kimselere dayanan haberler, nasıl bir kimsenin şahsını ve dinin tesis edilmiş sünnetini tahkik etmede dayanak olarak kabul edilebilir.

5-Peygamber’in (s.a.a) Askeri Faaliyetlerinin ve
Alışılmadık Zorlayıcı Eylemlerinin Tahkiki

5-1 Peygamber’in Zorlayıcı – Caydırıcı Eylemleri (Gazveler ve Seriyeler)

Siyer yazarları, Peygamber’in askeri faaliyetlerini iki başlık altında ele alırlar. Birincisi Gazveler ve diğeri ise Seriyeler’dir. Bu askeri faaliyetlerin sayısı hakkında siyerciler ihtilaf etmişlerdir. Gazve’lerin sayısını 26 (Mesudi, c.2, s.287 – 288) ile 27 (İbn İshak, c.4, s. 280 – 281) arasında, Seriye’leri ise 35 ten 81 Seriyeye kadar farklı şekillerde nakletmişlerdir.

Bu eylemler, nakil farklılıkları Peygamber’in Medine’ye Hicretinin birinci ya da ikinci yılında başlar ve hicri on birinci yıla kadar devam eder. Bu askeri eylemlerin toplamının en az 61 en fazla 108 olduğunu söyleyebiliriz. Resulullah’ın savaşa yönelik olarak ortalama yılda 6 ile 11 askeri harekat yaptığı hesap edilmektedir.

Konumuzda önemli bir yer tutacak olan nokta şudur ki, bütün siyer yazarları muhaliflerin öldürülmesi eylemleri konusunu, seriye başlığı altında kaleme almışlardır. Bu şu manaya gelmektedir; bütün siyer yazarlarının bu eylemlerdeki ortak algıları, bu eylemlerin savaş sayıldığı ve savaş kanunlarına tabi olduğudur. Bir terör eylemi ya da belirli şahıslara ve mala karşı ansızın habersizce yapılan bir eylem değildir. Bütün gazve ve seriyelerde Peygamber’den (s.a.a.) naklolunanlar bize komutanları ve Müslüman mücahidleri insani davranışlar konusunda ve bu iki gruba saldırmamaları gerektiği konusunda emir verdiğini göstermektedir: Birincisi siviller, gerek kadın, erkek, çocuklar gerekse ihtiyar ve gençler, diğer grup ise, İslamı kabul eden düşman askerleridir. Hatta savaşan düşman orduları hakkında da siyerlerin hiçbirinde, yazarların hiçbir eserinde ve Müslüman olmayan oryantalistlerin eserlerinde bile Peygamber (s.a.a.) tarafından ya da Müslümanlar tarafından yapılmış sıra dışı bir şiddet uygulandığına delil olabilecek bir tek emir ve tavsiye Peygamber’den nakledilmemiştir. Elbette savaşın kendisi, fiili bir şiddet barındırmaktadır ve son çare olarak uygulamaya konular bir eylemdir.

Yüce Allah’ın ve Peygamberi’nin (s.a.a.) savaş şartlarında bile sıra dışı şiddet içeren eylemleri yasaklamaları göz önüne alındığında, burada Müslüman olmayanlara hatta İslam düşmanlarına karşı davranışlardaki ahlaki esaslara tabi olma ruhunu en güzel şekilde aşikar olmaktadır.

5-2 Peygamber’in Zorlayıcı Eylemlerinin Sebeplerinin Araştırılması

Bu araştırma Peygamber’in yapmış olduğu ve iki özelliğe sahip olan eylemlerini gözler önüne sermektedir: Birincisi, barışçıl olmayan eylemler ve diğeri ise, Yahudi karşıtlığı şeklinde algılanan eylemler. Bu noktalara dikkat edilmesi kaydıyla, gündeme gelen sorulara cevaplar bulunmalıdır:

- Acaba Yahudilerin kendilerine has bir özellikleri mi vardı ki bu saldırılara maruz kaldılar?

- Acaba Hıristiyanlık gibi başka bir dinin mensupları meseleye dahil olsalardı, yine de Peygamber’in onlara karşı siyasi tutumu, barışçıl olmayan bir tutum mu olacaktı?

- Yahudilere karşı barışçıl olmayan eylemler hususunda araştırmayı şu şekilde düzenleyebiliriz, İslam’da gerçek anlamda, başka dinlerin mensuplarına karşı tutum nedir: barışçıl bir tutum mu yoksa barışçıl olmayan bir tutum mu?

- Hangi karineler ve deliller yeni kurulmuş İslam toplumunun başka milletlerle barışçıl bir tutum içinde olmasına yönelik bir alt yapı oluşturur?

- Hangi karineler bir toplumda bulunan gruplar ve sınıfların davranışlarındaki gerginliğin ve huzursuzluğun nedeni olabilir?

- Bu türden karinelerin bulunması halinde, nebevi davranış kurallarının ne şekilde yansıdığı gözlemlenmiştir?

- Peygamber-i Ekremin (s.a.a.) gayri Müslimlere karşı Medine’de yeni şekillenmiş toplumda asli davranışı ne idi?

- Mümkün olsaydı Peygamber günümüzde hangi güncel imkan ve mekanizmalardan faydalanırdı?

- Bu mekanizmalar neleri kapsardı?

- İki taraf (İslam toplumu ve Peygamber’in şahsı ile Yahudi taifeleri) ne şekilde bu mekanizmaları kullanırlardı?

- İki tarafın da Medine’de barışın devam etmesi için ne gibi taahhütleri vardı?

- Her iki taraf için de bu anlaşmanın bozulması halinde ne tür bir yaptırım uygulanması ön görülmüştür?

- Acaba anlaşmanın uygulanmasında ya da tarafların maddeler üzerinde tefsir ve anlayış farkından dolayı ihtilafa düşüldüğü takdirde her hangi bir hakem tayin edilmiş midir?

- Acaba hakemlik kabul edilebilir bir kurum muydu?

- Bu kısımda bir diğer soru da şudur ki, acaba Müslümanlar aleyhine eylemde bulunanlar ile savaşmak için Nübüvvet Makamının izini ve icazeti gerekir mi? Başka bir deyişle Peygamber’in üç Yahudi kabilesi karşısındaki eylem ve uygulamaları, böylesi durumlarda ehli kitap karşısında benzer uygulamalara izin verilmiş midir, yahut Hakim’in izni mi gerekmektedir?

- İslam devleti aleyhine eylemde kalkışmada bulunan Müslümanlar hakkındaki hüküm nedir?

- Acaba gafil avlamak suretiyle onları öldürülebilirler mi?

Sorulan bu soruları cevaplarken, esas olarak göz önünde bulundurmamız gereken şey, nebevi sünneti analiz ederken o asırda sevabıyla günahıyla bu eylemleri o zaman ve mekânın şartları ile ölçmeliyiz. Dolayısıyla Yahudi karşıtlığı konusunda hiçbir şüpheye mahal olmadan, Yahudilerin ayrı bir özelliğe sahip olmadıklarını söyleyebiliriz. Bu yüzden eğer Medine Hıristiyanları yahut müşrikleri de tahrik edici eylemlerde ve yapılan anlaşmayı bozma girişimlerinde bulunsalardı, Peygamber’in davranışı kesinlikle bu üç Yahudi kabilesine davrandığı gibi olurdu.

Medine’de bulunan ehli kitap ve müşriklerin durumu bu söylediklerimizi desteklemektedir, çünkü İslam’dan önce Medine’nin sakinleri iki gruptan oluşuyordu: Yahudiler ve müşrikler.

Müşrikler genel olarak Evs ve Hazreç kabilelerinden oluşuyor ve Medine’nin nüfusunu ellerinde bulunduruyorlardı. Çok azı hariç tamamına yakını İslam’ı kabul ettikleri için Medine müşriklerini Müslüman olarak telakki edebiliriz. Ama ehli kitap olarak sadece üç büyük Yahudi kabilesi Ben-i Kaynuka, Ben-i Nazir ve Ben-i Kureyza Medine’de yaşıyorlardı. Bunun haricinde muteber kaynaklarda bu şehirde Hıristiyanların yaşadığına dair bir kayıt mevcut değildir, belki birkaç tane bireysel olarak yaşayan Hıristiyan bulunabilir. Bu yüzden Peygamber, Medine’de sadece Yahudilerle, az sayıdaki müşriklerle ve bir de az sayıdaki münafıklarla (zahirde Müslüman ancak İslam’ı yok etmek isteyen) karşı karşıyaydı. Dolayısıyla, Peygamber Medine’ye geldiğinde Muhacir ve Ensar arasında kardeşlik ahdi oluşturduktan sonra, ilk iş olarak Müslümanlar ve Yahudiler arasında bir anlaşma hazırlayarak, hemen hemen bütün Yahudi kabilelerinin isimlerini de anlaşmada zikrederek anlaşmayı yürürlüğe koydu. Bu açıdan anlaşılmaktadır ki usulen Medine’de Hıristiyanlar yoktu bu yüzden Peygamber’in aleyhinde bir eylemde bulunmaları ve buna karşılık Müslümanların da onlar aleyhinde bir eylemde bulunmaları mümkün değildi. Öyleyse eğer Hıristiyanlar da Medine’de bulunsalardı yapılan anlaşmalara katılacaklardı daha sonra anlaşmayı bozmaları halinde onlara karşı da girişimde bulunulacak ve Yahudilere karşı yapılan eylemlerin benzerleriyle yüz yüze kalacaklardı.

Ancak ikinci soru hususunda – yani İslam nazarında diğer dinlerin mensuplarına karşı asıl tutumun ne olduğu sorusu ve bu sorunun türevleri – söylemek gerekir ki, şeriatın kaynağı açısından, elçi gönderilmesi, vahiy ve mead açısından, şer’i konularda benzerlik açısından İslam diğer ilahi dinlerle ortak noktalara sahiptir. Kendisini şirk ve küfür karşısında bu dinlerle aynı safta görmektedir. Bu olay “De ki: Ey kitap ehli, gelin aramızda eşit olan tek söze: Ancak Allah’a kulluk edelim, ona hiçbir şeyi eş ve ortak etmeyelim…” ayet-i kerimesinde açık bir şekilde kendini göstermektedir. Bu bakış açısının aslına atfen, ameli olarak Peygamber de anlaşmalara karşı yapılan her düşmanca eylemden önce onlara barışçıl yaklaşımlarda bulunuyordu.

Ancak Peygamber’in Medine’ye gelişinin ikinci yılından itibaren, Yahudilerin özellikle Peygamber’in şahsına karşı, yeni oluşturulan İslam toplumuna karşı, anlaşmadaki bazı maddelere karşı söylem ve eylemlerinde gözle görülebilir değişiklikler olmaya başladı. Bu huzursuzluklar özellikle Peygamber’in Bedir savaşındaki zaferinden sonra Ben-i Kaynuka (Medine’deki en güçlü Yahudi toplumuydu) tarafından Peygamber’e hakaretler edilmesiyle gün yüzüne çıktı ve sonraki olaylarla birlikte devam etti. Yahudilerin anlaşmaya uymadıklarının belirlenmesinin en büyük delillerinden bazıları onların Peygamber’i ve Müslümanları zaafa uğratmak için münafıkların başı olan Abdullah bin Ubeyy ile işbirliği yapmaları, Mekke’de Kureyşin liderleriyle irtibat halinde olmalarıdır. Ka’b bin Eşrefin Mekke’ye gidişi ve Kureyş müşriklerinin elebaşlarıyla onların Medine’ye saldırması için gerekli şartların oluşturulması konusunda anlaşması bunun örneklerinden biridir. Oysa Peygamber küfrün karşısında Müslüman ve Yahudilerden oluşan ortak bir ümmet ile yekpare bir siyasi toplum oluşturmanın yollarını arıyordu. Peygamber’in bu cesurca hedefini zayıflatan ve ciddi bir şekilde Müslümanları yok olma tehlikesiyle yüz yüze getiren bu eylemler tabii olarak Peygamber’in ciddi ve şiddetli tepkilerini doğurmuştu. Anlaşma metninin satırları üzerinden tekrar geçildiği takdirde işin aslı daha çok açığa çıkacaktır.

Ancak bu önemli ve hayati hedefin icra mekanizması, iktisadi ve itikadi yönden nüfuzlu Yahudilerle yapılan anlaşmaydı. Hiç şüphe yok ki, anlaşma İslam şeraitine göre yapılmış bir anlaşma değildi, ondan önce de Arap toplumunda bundan istifade edilmişti. Bu işin geçmişi Arap yarım adası tarihi kitaplarında ve cahiliye dönemi Arap şiirlerinde bolca zikredilmiştir. Bunun örneklerinden biri de Hılf-el Fudul’dur ki Resulullah’ın peygamberliğinden yirmi yıl önce Kureyşin çeşitli katmanları tarafından akdedilmişti ve onu “Arapların şimdiye kadar duyulmuş en iyi anlaşması” olarak adlandırmışlardı.

Peygamber (s.a.a.) vahdeti sağlamlaştırmada, Medine’nin iç emniyetini sağlamada ve sonra Medine’nin dışındaki Arap kabileleri karşısında da emniyetin sağlamak için bu mekanizmadan çok iyi şekilde faydalanmıştır. Bu anlaşmanın o dönem Arapları üzerinde bıraktığı etki öylesine güçlendirici ve itibar öylesine yüksekti ki, Peygamber Medine’de kurulan bu yeni toplumun emniyetini sağlamlaştırmak için bu anlaşmayı kullanmıştır. Pratikte, her ne kadar anlaşma Müslüman olan Evs ve Hazreç kabilelerinin vahdeti ve aralarındaki ihtilafların giderilmesiyle sonuçlanmışsa da, vaat edilmiş Peygamber – kendi kitaplarında bu konuya işaret edilmişti – karşısında Yahudilerin eski yaralarına merhem olmamış, onun zaferlerini gördükçe rahatsızlıklarını aşikâr etmişlerdi.

Daha önceden işaret edilen diğer soruların araştırılması için, bir yönüyle Peygamber ve Müslümanlar arasında, diğer yönüyle de, Medine’de yaşayan Yahudi kabileleri arasında imzalanmış bulunan anlaşma metinlerini gözden geçirmemiz gerekmektedir. Siyer yazarları, bu anlaşmanın metnini çok küçük farklılıklarla hemen hemen aynı şekilde yazmışlardır bu yüzden bu metinlerden sadece birini nakledeceğiz. Muhammed Hamidullah, Müslümanlar ve Yahudiler arasında imzalanan Medine mutabakatını (Medine şehir devletinin ana yasası) olarak adlandırmış ve kamil bir şekilde zikretmiştir. (Hamidullah, s. 101 – 111)

Merhum Ayeti, İslam Peygamber’i Tarihi kitabında, İbn İshak’ın siyerinden Peygamber ve Medine ve çevresinde yerleşik Yahudiler arasında yapılan anlaşmanın belli başlı bölümlerini şu şekilde beyan etmiştir:

- Müslümanlar ve Yahudiler tıpkı tek bir millet gibi Medine’de yaşayacaklardır.

- Müslümanlar ve Yahudiler kendi dini merasimlerini yerine getirmekte özgür olacaklardır.

- Bir savaş durumunda, bu iki gruptan her biri diğerine mütecaviz olmaması şartıyla düşmana karşı yardım edecektir.

- Her ne zaman Medine saldırıya ve düşmanın istilasına uğrarsa, her iki grup da şehrin savunması için beraber çaba gösterecekler.

- Düşmanla yapılacak barış anlaşması, her iki tarafın da meşveretleriyle imzaya taşınacaktır.

- Medine kutsal bir şehir olduğu için, her iki taraf açısından da ihtirama haizdir ve Medine’de her türlü kan dökücülük haram sayılacaktır.

- İki taraf arasında meydana gelecek çatışma ve ihtilaflarda, ihtilafın giderilmesi için son hakem, Allah Resulünün şahsı olacaktır.

- Bu anlaşmayı imzalayanlar birbirleri hakkında hayırlarını isteyecek ve güzel davranışlarda bulunacaktır. ( r. k: Ayeti, s.215 – 216)

Bu anlaşmanın içeriğinin tahlili, Medine’ye, Peygamber’in şahsına ve Müslümanlara yönelik eleştirilerin öncesinde ve eleştiri anında neler olduğunu ortaya koyacak ve daha açık bir şekilde anlamamızı sağlayacaktır. Yine tarihin o sayfasındaki korkuları ve ümitleri daha fazla resmedecektir. Bu anlaşmadan çıkarılan sonuç, Medine’de yeni yapılanmış İslam toplumunun vahdetin sağlanmasına ve Medine’nin bekası ve savunmasının güçlendirmesine ne kadar çok ihtiyaç duyulduğudur. Bu yüzden birinci, üçüncü ve dördüncü maddelerde bu mesele açıkça ifade edilmektedir. Bu anlaşmada kâmilen yeni olan ve Peygamber’in şahsı için bir övünç sayılan, İbrahimi dinler arasında vahdetin tesis edilmesi girişimidir. Bütün siyer sahiplerinin nakletmiş olduğu birinci maddede Müslümanlar ve Yahudiler tek bir ümmet olarak telakki edilmiştir. Bu ittihadı gerçek bir ittihat olarak değil belki Medine’nin siyasi toplumunda bir denge oluşturmak için her iki tarafın da yararlandığı karşılıklı açılmış bir kredi ve stratejik vahdet olarak görmek gerekir.

Bu sembolik ve stratejik vahdette her iki grup da kendi dinlerinde kalacaklardı, ancak şu iki şey dikkate alındığında – birincisi her iki dinin de tevhidi ve İbrahimi olması, ikincisi de yeni oluşan İslami toplumun yararı için vahdete duyulan ihtiyaç – her iki grup vahdeti anlaşma şeklinde (karşılıklı açılmış bir kredi) sağladılar.

Ama anlaşmanın Yahudiler tarafından birinci yıldan, Medine mutabakatının imzalanmasından itibaren çiğnendiğine dair rivayetler, bütün siyer yazarlarının, Müslüman tarihçilerin, oryantalist ve tarafsız tarihçilerin nakillerinde yer almaktadır. Aynı şekilde önceki satırlarda yer aldığı üzere onların tahriklere devam etmeleri de söz konusuydu.

Peygamber’in anlaşma yaptığı gayri Müslimler karşısındaki davranışlarının temeli, onların menfaatlerini korumak ve kollamak, onlara yapılacak saldırıların önüne geçmeye dayanıyordu. Bu esas bazı Medine Yahudilerinin çeşitli olaylarda anlaşmaya aykırı davranışlarda bulunması ve anlaşmayı çiğnemesinden sonra bile riayet edilmiştir. Peygamber nasihat ve tavsiyelerle mevcut anlaşmayı ve vahdeti korumaya çaba göstermiştir.

Gerginliklerin artması ve Müslümanların Yahudilerin tahrikleri karşısında tepki göstermeleriyle beraber, Peygamber yeni bir aşamaya geçerek, anlaşmayı bozan Yahudilere karşı tavır almaya başladı. Medine mutabakatına göre, Peygamber bir hakem, son karar mercii ve anlaşmanın uygulanmasının gözlemcisi olarak tayin edilmişti. Bu anlaşmanın 42. Maddesi şöyleydi: “fesat çıkma endişesi uyandıran öldürme olayları yahut tartışmalarda, müracaat makamı Allah ve Muhammed (s.a.a.) olacaktır.” (Hamidullah, Muhammed, s.101 – 111)

Bu yüzden hukuki esaslara ve anlaşmanın içeriğine göre, Yahudiler Peygamber’in verdiği hükümlere itaat etmek zorundaydılar. Müslümanlar, Yahudilerin anlaşmayı bozan bu tavırlarına sabrederek onlara uyarıda bulundular, ancak bu uyarılar bir fayda sağlamadı ve Peygamber çaresiz bir şekilde yaptırımları uygulamaya koydu.

Peygamber’in bu eylemlerden rahatsızlık duyduğunun açığa çıkmasıyla beraber, bu nakledilenler çerçevesinde – bütün senetlerinde ciddi problemler bulunan bu rivayetlerin sahih olduğunu kabul edersek – Peygamber’in iki eylem ortaya koyduğu söylenmektedir:

Birincisi, fitnenin kökünün kazınmasına onay vermesi ki bunlar bahsi geçmiş olan altı kişidir.

İkinci olarak, yerel savaş ve müfsitlerin öldürülmesinden bile ibret almayan Medine anlaşmasını bozanların menfaat ve emniyetlerine karşı yapılan hareket.

Komplocu altı Yahudi’nin öldürülmesi hadislerinin senet mevzusunu bir kenara bıraksak bile, Medine mutabakatına göre Peygamber’in yapmış olduğu eylemler, anlaşmaya uygun, kanuni ve meşru ve şehrin emniyetinin sağlanması için yapılması gereken şeylerdi. Çünkü o Medine mutabakatına göre bu haklara sahipti, anlaşmayı çiğneyenlere uygun gördüğü bir cezayı verebilirdir. Görülmektedir ki hiç şüphesiz böylesi şiddet hareketi için (gerek eylemden önce ve gerekse eylemden sonra) ve bu hareketin meşruiyeti için Peygamber’in izni gerekmekteydi. Çünkü elimizdeki rivayetlerde muhalifleri bireysel eylemleriyle öldüren şahıslar hususunda bile, sonuçta Peygamber’in rızasını aldığı görülmektedir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Bahsi geçen konulardan, peygamberliğin başlangıcından, ta Resulün irtihaline kadar Peygamber zamanındaki şiddet hareketlerinin dört gruba ayrıldığı sonucunu çıkarabiliriz: Peygamber’in bi’setinden Medine’ye hicretine kadar geçen sürede Peygamber’e karşı yapılmış şiddet hareketleri; hicretten sonra Yahudiler ve Müslümanlar arasındaki şiddet; hicretten sonra Kureyş kafirleriyle Müslümanlar arasında vuku bulan şiddet hareketleri ve Mekke’nin fethinden sonraki bölümde meydana gelen şiddet hareketleri.

Yukarıda zikredilen dört tür şiddetten üçüncüsü özellikle konumuz dışındadır, çünkü böylesi şiddet hareketleri savaş kanunlarına tabidir dolayısıyla Müslümanlar ile Kureyş kafirleri arasındaki savaş durumunda, ön görülemez eylemleri bir terör eylemi olarak kabul edemeyiz. Çünkü bu durumda, düşmanı gafil avlama yöntemi tamamen meşrudur. Dördüncü kısım da Kureyş’in büyükleri dahil genel af ilan edilmesiyle, Allah resulü tarafından şiddet hareketlerinin yapılmış olması ihtimali, o hazretin açık emirlerinin hilafına ve İslami usül ve değerlerin tersine yapılacak bir işti dolayısıyla eylemleri Peygamber’e atfedemeyiz. Birinci kısım hususunda ise, Peygamber ve Müslümanlar tarafından kafirler ve Mekke müşriklerine karşı yapılmış hiçbir şiddet hareketi kaydedilmemiştir. Belki tam tersine bütün siyer yazarlarının, Şia ve Sünni tarihçilerinin anlattıkları üzere, Müslümanlar genel olarak yahut da bireysel olarak, bizzat Peygamber’in kendisi de dahil şiddet eylemlerine, gafil avlanmalara ve teröre maruz kalıyorlardı. Bu tür şiddet eylemlerinin sonuncusu ve en seçkin örneği Leyletul Mebid olayı idi. Kureyş kabileleri, seçkin savaşçılarını Peygamber’i terör eylemiyle öldürmek için bir araya getirmişlerdi ve Peygamber’in Mekke’den hicretiyle bu komplo suya düşmüş oldu.

Bütün bunlardan sonra geriye sadece ikinci kısım kalmaktadır. Bu kısımda hicretin birinci yılından üçüncü yahut dördüncü yılına kadar olan zaman diliminde Müslümanlar ve Yahudiler arasındaki şiddet eylemleri rapor edilmiştir ve bu olayların da terör olayları olup olmadıkları da ayrıca araştırma ve tartışma konusudur.

Bu araştırma dört aşamada şekillenmektedir:

1- Nakledilen olayların ve senet açısından bu rivayetlerin itibar ve sıhhatinin araştırılması neticesinde ilmi olarak bu rivayetlere güvenilemeyeceği aşikardır.

2- Nakledilen haberler bile sadece altı olayla sınırlı kalmaktadır, üstelik sadece Ka’b bin Eşref ve İbn Nebih Hezeli için Peygamber’in onların öldürülmesi isteğinde bulunduğu nakledilmiştir ki, her iki olayda da terör kriterleri, ölçü ve verileriyle beraber ele alındığında, bir terör eylemi olarak sayılması mümkün değildir. Çünkü İbn Nebih, Peygamber’le savaşmak üzere ordu topluyordu bu yüzden savaş halindeydi ve Medine anlaşmasını çiğnediği için cezalandırılacağını biliyordu. Şu halde onun hakkında gafil avlanma söz konusu değildir. İbn Eşref de Medine anlaşmasını çiğneyerek, Kureyş kafirleriyle ve Medine münafıklarıyla işbirliği içinde olup, onlara danışmanlık yaparak, Medine anlaşmasının vermiş olduğu güvence kapsamının dışına çıkmış oldu ve kendini ölüme sürükleyecek işlere girişti.

Diğer dört olayda ise, yapılan şiddet eylemlerini usul olarak Peygamber’e bağlamak ve nebevi sünneti terörle aynı yönde kabul etmek mümkün değildir. Çünkü her dört eylem de ferdi eylemler olup, Peygamber’in açıkladığı bir istek veya bir emir bulunmamaktaydı. Dikkat çekicidir ki, Will Durant bile bu tür eylemleri, Bedir savaşından zaferle çıkmasının vermiş olduğu güçten sonra, Peygamber’in muhaliflerini ezmek için icra ettiği bir savaş sanatı (tekniği) olarak görmüştür. (Will Durant, c.4 s. 215 – 218)

3- Bütün olaylarda nakledilenler, Nebevi sünnetin seçkin özelliklerini yansıtmaktadır. Bu rivayetleri senedlerinin zayıf ve itibarsız oluşuna rağmen doğru olduğunu var sayarsak, eğer Yahudiler anlaşmaya sadık kalsalardı, hiçbir tarih, hicretin birinci yılı ile üçüncü yılı arasındaki olayları yazmayacaktı. Çünkü anlatılan bu durum Yahudilerin tarafından anlaşmanın bozulmasıyla beraber, Peygamber’in başlattığı karşı eylemler ve önlemler, genel düzeni korumak ve Müslüman yahut gayri Müslim olsun Medine sakinlerinin emniyetini sağlamak amacını taşıyordu.

4- Dikkat çekici başka bir nokta da, bu eylemler sadece anlaşmayı çiğneyenler ve komplo peşinde olanların yönelikti, onların aile fertlerini ya da kabilelerini kapsayacak şekilde genişletilmemişti. (Ceza hukukunda suç ve cezanın şahsiliği esası)

Bununla birlikte Peygamber’in uygulamaları böylesi çalkantılı ve olay çıkmaya müsait durumlarda bile üç seçkin özelliğe sahipti:

a- İlk adımı atıp başlatan olmuyordu

b- Sinsice olmuyordu

c- Topluca olmuyordu (sadece şahısla sınırlıydı)

Bu üç özellik, İslam’ın insani ve adaletli öğretilerinin ve İslam Peygamberinin seçkin insanlığının ve karakterinin göstergesidir. Aksi takdirde böylesi bir ortam ve çalkantılı durumlar, şahsi hesapların kapatılması için en iyi zamanlardır. Bu seçkinlik, ölenlerin hemen hemen tamamının İslam’a kinlerinin dışında, Allah Resulünün şahsına, hatta ailesine ve hanımlarına iftira etmiş, bu iftiralara yazdıkları şiirlerinde bile yer vermiş kimseler oldukları bilinince daha bir öne çıkmaktadır.

5- Eylemlere hedef olan kimselerin özellikleri de, İslam hukuku ve sistematiği açısından tam anlamıyla İslam toplumunun bir vatandaşıydılar. Bu kimselerin dört özelliği vardı.

1- Müslüman değillerdi: Yani Peygamber (s.a.a.) hiçbir şekilde bir Müslüman’ın gafil avlanarak öldürülmesini emretmemiş ve daha önemlisi bu yöntem ve güzel sünnet onun ehli beyti tarafından sürdürülmüştür. Peygamber’den ve imamlardan naklolunan Fitk ’in yasak oluşu konusundaki hadisler, Fitk yapmanın ve bir Müslüman’a karşı terör eyleminde bulunmanın meşru olmadığının delilidir. (Tureyhic.3 s.357, Meclisi, c.44, s.344)

2- Nifak ehlinden de değillerdi: Yani, hatta Kureş kâfirleri ve Medine Yahudileri ile işbirliği yapan, İslam ile zıtlaşan zahiri Müslümanlar bile yaptıkları cürüm gerçekte kâfirlerden ve Yahudilerden daha ağır olmasına rağmen çünkü İslam toplumunu kendi içinden, sırtından hançerlemişlerdi, bu eylemlerde hedef alınmadılar.

3- Medine anlaşmasına ve uzlaşmasına uymaları gerekmeyen ehli kitaptan (Hıristiyan ve Yahudi) idiler.

4- Bunlar sadece Medine’de mukim, Medine anlaşmasını çiğnemiş, Medine’de yeni oluşan İslam toplumunun varlığına ve emniyetine karşı eylemlerde bulunmuş Yahudilerdi.

Ancak araştırmanın başında da söylediğimiz gibi, nebevi sünnet – bin dört yüz yıl öncesine dayanan sistem- ve kendine özgü zamanına ve mekâna ait olan bu olaylar ile modern ve özel bir kavram olarak yirminci yüz yılın ikinci yarısında şekillenen terör ve terörizm arasında sağlıklı bir oranlama yapılıp yapılmayacağı başlı başına sorulması gereken bir sorudur. Soru şudur, Acaba terör ve terörizmi oluşturan unsurlarda şu özelliklere sahip bir bağ bulunabilir mi?

Evvela, zaman üstü olsun, yani bütün zamanlarda, anlam olarak aynı kalabilmiş, zamanın geçmesiyle anlamını yitirmemiş olmalıdır.

İkinci olarak: Mekân üstü olmalıdır, yani farklı özelliklere sahip bütün mekânlarda, bıraktığı etki aynı olmalıdır.

Üçüncü olarak: Şahıs üstü ve herkesi kapsayıcı olmalıdır, yani herkesin nezdinde ve farklı kültürlerde aynı ölçü ve değere sahip olmalıdır.

Hiç şüphesiz, terördeki –bir suç olarak incelendiğinde - bu üç maddi, manevi ve kanuni unsurun hiç biri, zaman üstü, mekân üstü ve şahıs üstü (herkesi kapsayıcı) olarak tanımlanamaz. Eğer bir eylem, kendine belirli bir zamanda istenmeyen ve gerekçesiz bir eylem olarak görülürse, kendisinden sonraki yahut önceki zaman dilimlerinde de istenmeyen ve gerekçesiz bir eylem olarak kabul edilmesini gerekli kılmaz. Bu noktanın ispata ihtiyacı yoktur ve bizim için birçok şeyin kabul edilebilirliğinin değişip dönüşmesi vicdani bir şeydir. Mesela, kadınların evleri dışında çalışmalarının kabul edilemez bir şey olması kırk yıl önce ve özellikle dindarlar arasında kültürün bir parçası sayılıyordu. Oysa bu gün toplumsal bir zorunluluktur ve dindarlar arasında bile yaygındır. Eğer toplumsal düzenin birbirine bağlı ve süreklilik arz eden etmenlerini, değerler, normlar, kurumlar ve mevkiler gibi dört etmen çerçevesinde araştırırsak, Parsons’un dediği gibi (Beşiriye, s.85) bu dört etkenin tümü, zamansaldır, mekansaldır ve herkesi kapsayıcı değillerdir. Yani, bir toplumdan diğer bir topluma, bir zamandan diğer bir zamana farklılık gösterirler.

Şu halde, nasıl olur da tamamen meşru sayıldığı bir zamanda ve bu eylemleri yapanlara karşı hiçbir itirazın yükselmediği bir ortamda, yıkıcı, genel emniyet ve düzeni bozucu faaliyetlerde bulunan, anlaşmaları çiğneyen muhaliflerin öldürülmesi eylemi, üstelik on dört asır sonra, işin yapıldığı zamanın ölçüleri olmayan ölçütlerle eleştirilebilir. Evet, eğer eylemlerin gerçekleştiği zamanda, bu tür eylemler o günün geçerli normlarına ve üzerinde uzlaşılan anlaşma ve barış çabalarına ters düşmüş olsaydı, onları eleştirebilir ve istenmeyen bir iş yaptıkları yaftasıyla insanların yargılarına sunulurlardı.

Elbette böylesi bir meselede de, o amellerin istenmeyen bir iş olmasının sebebi, günümüz ölçüleri değil, belki olayların olduğu zamanda norm dışı ve yaygın ölçülerin tersine yapılmasıdır ki, bu da peşi sıra eleştiriyi getirmektedir. Peygamber’in (s.a.a.) asrında ve ondan önce terör, tamamen yaygın ve meşru bir eylem olarak sayılmaktaydı. Kavramın anlamını içeren kelimenin çokça kullanılması ve terörün Peygamber’in asrında ve öncesindeki Arap dili ve kültüründeki manası, bu iddianın doğruluğunu gözler önüne sermektedir. Tıpkı daha önce bahsi geçen Fitk , İrhab, İğtiyal ve İhafe kelimelerinde olduğu gibi. Cahiliye dönemi Arap şiirleri de Arap savaşçılarının Ğeyle (iğtiyal) şeklinde öldürmelerine düzülen methiyelerle (Said el Huri el Şertuni, Pişin) doludur. Bu da günümüzde terör olarak adlandırılan şeyin meşruiyetinin göstergesidir. Nebevi sünneti seçkin kılan şey, Fitk ’e yasak getirerek ve bu gayri ahlaki işe gem vurmasıdır.

Şu halde, Peygamber’in böylesi bir eyleme bulaşmış olması nasıl mümkün olabilir. Ancak böylesi bir işin karineler ve Yahudiler tarafından anlaşmanın bozulduğu göz önüne alındığında, genelin vicdanı, o dönemin adeti ve kendi asrındaki Arap yarım adasında bu işin kabul edilmiş ahlak ölçüleri esasına dayandığı ve meşru olduğunu söylememiz halinde halinde bunu kabul etmek mümkün olacaktır.



[1]     Kasas, 23.

 

[2]     Meclisî, Biharu’l-Envar, c.16, s.9 ve Taberanî, Mu’cemu’l-Kebir, c.25, s.13.

 

[3]     age. c.24, s.264.

 

[4]     Vesailu’ş-Şia, c.12, “Mâ Yuktesebu Bih” babları, 64. bab, s.174.

 

[5]     age. “Mâ Yuktesebu Bih” babları, 19. bab, s.93-95.

 

[6]     age. c.15, “İded” babları, 34. bab, s.461.

 

[7]     age. c.13, “İcare” kitabı, 31. bab, s.280.

 

[8]     Kuleynî, el-Kâfî, c.5, s.496.

 

[9]     Vesailu’ş-Şia, c.12, “Mâ Yuktesebu Bih” babları, 5 ve 15.bablar, s.62-65 ve 84-85.

 

[10]    Vesailu’ş-Şia, c.14, “Mukaddimatu’n-Nikâh” babları, 6 ve 9. bablar, s.14 ve 24.

 

[11]    Sefirî, Camia Şinasi-i İştiğal-i Zenan, s.45 ve yine bk. Lott, Women’s Lives, P.242.

 

[12]    Nurî, Müstedreku’l-Vesail, c.12, s.327.

 

[13]    Oakley, Woman’s Work: The Housewife, Past and Present, P.200-215.

 

[14]    İbid, P.157-158.

 

[15]    İbid. P.222.

 

[16]    Tong, Feminist Thoughet, P.26.

 

[17]    Burr, Gender and Social Psychology, P.82.

 

[18]    Harvey and MacDonald, Doing Socialogy, P.197.

 

[19]    Bilton, et al., Introductory Sociology, P.307.

 

[20]    Wilkie, “Marriage, Family Life and Women’s Employment”, Marriage and Family in Transition, P.156.

 

[21]    Berk, Child Development, P.585.

 

[22]    Wilkie, Ibid, P.150.

 

[23]    bk. Dördüncü bölüm, Manevî Süluk - Salih Amel konusu.

 

[24]    Nisa, 34 ve Talak 6 ve 7.

 

[25]    Kar, Zenan Der Bazar-i Kar-i İran, s.163.

 

[26]    Vesailu’ş-Şia, c.17, İhyau’l-Emvat babları, 12. bab, s.340-342.

 

[27]    “Akit Zımnında Şart Koşma” kuralı hakkında bk. Üçüncü bölümün sonucu ve “Nef-i Zırar = Zarar vermeme” kuralı hakkında bk. Üçüncü ek.

 

[28]    Giddens, Camia Şinasi, s.202.

 

[29]    Rüstemî, Cinsiyet, İştiğal ve İslamgeraî, s.95-96.

 

[30]    Tong, Teminist Thought, P.208.

 

[31]    Kasas, 23.

 

[32]    Sherman ve Greenwood, Didgahha-i Nevin-i Camiaşinasî, s.190-191.

 

[33]    Abbott ve Wallace, Camia Şinasi-i Zenan, s.106 ve 190-192.

 

[34]    age. s.106-107.

 

[35]    age. s.202-205.

 

[36]    Nafakanın felsefesi ve onunla ilgili eleştirilerin reddi hakkında bk. Mutahharî, Nizam-i Hukuk-i Zen Der İslam, s.258-274.

 

[37]    Bu konularla hakkında bk. İkinci bölüm, “Aileyi Destekleme ve Gözetleme Fonksiyonları” ve “İslam ve Fenimizm açısından Aile Fonksiyonları”, Havza ve Üniversite, sayı:35, s.18-25.

 

[38]    Sherman ve Greenwood, Didgahha-i Nevin-i Camiaşinasî, s.195.

 

[39]    Nicholson, “Feminism and Marx” The Second Wave, P.142.

 

[40]    Tong, Feminist Thought, P.55.

 

[41]    İbid, P.53.

 

[42]    Bu konuda, İslam’ın -ister kadınlar hakkında ve ister erkekler hakkında- uhrevî mükâfatları hatırlatarak vurguladığı ev işinin manevi değerini sunduk. Örneğin, bk. Vesailu’ş-Şia, c.14, Mukaddimatu’n-Nikâh bablarından 9 ve 89. bab, s.21, 24, 123; Biharu’l-Envar, c.104, s.132.

 

[43]    Benî Haşimî Humeynî, Tevzihu’l-Mesail-i Meracî, c.2, s.407.

 

[44]    age. s.422; el-Hekim, Minhacu’s-Salihin, c.2, s.303 ve Tabatabaî, el-Mizan, c.2, s.240-241.

 

[45]    Kültürel bir çalışmayla, erkeklerin eşlerine mali ödemeleri hediye gibi diğer adlar altında ödenmesi için zemin hazırlanması İslamî öğretiler ve ideal yaşam gereçleriyle daya uyumludur.

 

[46]    Tong, Feminist Thought, P:61-2.

 

[47]    Ramazanoğlu, Feminism and the Contradictions of Oppression, P.186-7.

 

[48]    Kramarae, and Spander, (eds.), Routledge International Encyclopedia of Women, Vol. 3, P.1379.

 

[49]    Ibid, P.1380.

 

[50]    Ibid, Vol. 2, P.675.

 

[51]    Ibid, Vol. 4, P.2009.

 

[52]    Ibid, Vol. 3, P.1379.

 

[53]    Lott, Women’s Lives, P.230.

 

[54]    Kramarae and Spender (eds.), Vol. 3, P.1657.

 

[55]    Nisâ, 32.

 

[56]    “Kadınların mehirlerini gönül hoşluğu ile kendilerine verin. Eğer gönül rızası ile mehirlerinin bir miktarından geçerlerse, onu afiyetle yiyin.” Nisâ, 4.

 

[57]    “Eğer bir eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, (mehir olarak) onlardan birine yüklerle mal vermiş olsanız dahi, ondan bir şey almayın. Yoksa bunu (mehri), iftira ve apaçık günaha başvurarak onlardan almak mı istiyorsunuz?! Nasıl bu mehri alıyorsunuz?! Oysa birbirinizle ilişkide bulunmuşsunuz ve eşleriniz de sizden sağlam bir ahit almışlardır!” Nisâ, 20-21.

 

[58]    Kramarae and Spender (eds.), Ibid, Vol. 3, P.1380.

 

[59]    Nisâ, 11.

 

[60]    Nisâ, 12.

 

[61]    Nisâ, 176.

 

[62]    Nisâ, 11.

 

[63]    Rivayetin metni şöyledir: “Bu hüküm, (kadının gayrimenkulden miras alamaması) nedeni şudur: Çünkü kadın başka bir erkekle evlenebilir ve kocası veya diğer bir kavimden olan kadının çocukları gelip mirasçıların gayrimenkullerine engel olabilirler.” Vesailu’ş-Şia, c.17, Mirasu’l-Ezvac babları, 6. bab, s.518.

 

[64]    İmam Muhammed Bâkır’a (a.s) bu dünyadan göçen ve ondan başka mirasçısı olmayan kadın hakkında sordum. İmam (a.s) şöyle buyurdu: Ondan başka bir mirasçı yoksa, bu durumda mal onundur.” Vesailu’ş-Şia, c.17, Mirasu’l-Ezvac babları, 3. bab, s.512.

 

[65]    “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar var ya, onları acı bir azapla müjdele.” Tevbe, 34.

 

[66]    Hadisin metni şöyledir: “Mal ancak şu beş özellikle toplanır: Aşırı cimrilikle, uzun arzularla, büyük hırsla, sıla-i rahimi kesmekle ve dünyayı ahirete tercih etmekle.” Vesailu’ş-Şia, c.15, Nafakat babları, 31. bab, s.265.

 

[67]    Bu cümleden muteber bir rivayette şöyle geçmektedir: “Kadın için cihad, nafaka ve akıl sahibi kimsenin kan pahası yoktur. Bunlar erkek içindir. Bu nedenle kadın için bir pay, erkek için ise iki pay kılınmıştır.” Vesailu’ş-Şia, c.17, Mirasu’l-Ebeveyn-i ve’l Evlat bablarından 2. bab, s.436.

 

[68]    Tabatabaî, el-Mizan Fi Tefsiri’l-Kur’ân, c.4, s.213.

 

[69]    bk. Dördüncü Bölüm, “Salih Amel” konusu.

 

[70]    Burada değinilen kültürel etkenler illaki negatif etkenler değillerdir ve İslam’ın Kişisel ve toplumsal çıkarları temin etmek amacıyla kadının ailevi rolleri için öngördüğü değer ve öncelikleri bu kültürel etkenlerin bir bölümü olarak görebiliriz.

 

[71]    Vesailu’ş-Şia, c.15, Nafakat bablar, 20. bab, s.248-241.

 

[72]    Talak, 7.

 

[73]    Bakara, 236 ve 241.

 

[74]    Vesailu’ş-Şia, c.15, Muhur babları, 49. bab, s.57 (dipnot).

 

[75]    Mutahharî, Yaddaştha-i Şehid Mutahharî, c.5, s.33-34.

 

[76]    Hadisin metni şöyledir: “Bir kimse eşinin yiyecek ve giyeceklerini güzel bir şekilde vermezse aralarına yarılık düşer.” Vesailu’ş-Şia, c.15, Nafakat babları, 1. bab, s.223, h.1; aynı şekle 2, 4, 6 ve 12 hadisler.

 

[77]    el-Amilî, Nihayetu’l-Meram, c.1, s.205; el-Hekim, Minhacu’s-Salihin, c.2, s.305.

 

[78]    Bunlardan biri şu ayettir: “Eğer (size borçlu olan şahıs) sıkıntıda ise, genişliğe çıkıncaya kadar beklenmelidir.” Bakara, 280. Ve yine şu hadis: “Ali’den (a.s): Bir kadın nafakasını vermiyor diye kocası aleyhine dava açtı. Kadının kocası fakirdi; bunun üzerine İmam kocasını hapse atmaktan sakınarak şöyle buyurdu: “Her zorluğun yanında bir kolaylık vardır.” Vesailu’ş-Şia, c.13, Hicr Hükümleri, 7. bab, s.148.

 

[79]    Bahranî, Hedaiku’n-Nazire, c.24, s.80; Necefî, Cevahiru’l-Kelam, c.30, s.105.

 

[80]    İmam Humeyni, Tahriru’l-Vesile, c.2, s.322.

 

[81]    Ward and Stone, Socialogy fort he 21st Century, P.298.

 

Kaynakça
a- Farsça kaynaklar
1- Ayeti, Muhammed İbrahim: Tarihi Peygamberi İslam, İntişarat-ı Danışgah-i Tahran, baskı 1359.
2- Beşiriye, Hüseyin: Camia Şinasi-i Siyasi, Neşri Ney, 1379.
3- Hamidullah, Muhammed: Nameha ve Peymanhayi siyasi hazreti Muhammed ve İstinad sadr İslam, Tercüme Seyyid Muhammed Hüseyni, İntişaratı Suruş,1377.
4- Haveri, Yakub ve ekibi: Vajename-i tefsili fıkh-ı ceza, Danışgahi ulum-i İslamiyi Rezevi, c.1, s. 1384
5- Durant, William James: Deramedi-i ber Tarih-i Temeddün, Sazıman-ı İntişarat ve Amuziş-i İnkılab-ı İslami, Ahmed Betehayi ve Hoşayar Dihimi, c.4, 1345.
b- Arapça kaynaklar
1- İbn İshak, Muhammed: Siretu enNebeviye, Dar-ul Kitab el-İlmiyye,1424 h.k.
2- El Emin, Hasan: Dairetul Mearif el İslamiye el Şia, Dar-ul Tearuf lil Matbuat, el Tab’etel Hamis, el Mucellid el Sabi’, 1415 h.k.
3- Bessam Zui: Mecellet el Fikr el Arabi, el Aded 64.
4- El Huri eşŞertuni, Said: Ekrebul Mevarid, c.2, Mektebete Ayetullah el Uzma elMer’eşi enNecefi, Kum, 1403 h.k
5- Hoyi (el Musevi), Ebul Kasım: Mu’cemul Rical el Hadis ve Tefzil etTebakat el Reva, Merkez-i Neşr-i Asar-i Şia, c.17, 1410 h.k.
6- Zehebi: Meğazi, Dar-ul Kitabul Arabi, 1409 h.k.
7- Tabersi: Mecme ul Beyan, c.14, Ali Kerimi, İntişarat-ı Vezaret-i Ferheng ve İrşad-ı İslami, 1380.
8- Terihi: Mecme ul Bahreyn, c.3, defter-i Neşr-i Ferheng-i İslami, 1367.
9- Tusi, Ebul Cafer Muhammed bin Hasan elTusi: Rical, Tahkik-i Cevad Kayyumi el İsfehani, Kum, Müessesetul Neşr el İslam, 1420 h.k.
10- Kumi, Ebi Hasan Ali bin İbrahim: Tefsir-i Kumi, c.1, Dar-ul Kitab, Kum, 1404 h.k.
11- Meclisi, Muhammed Bakır: Bihar-ul Envar, Dar-ul İhya el Teras el Arabi, 1403 h.k.
12- Mesudi, Ebil Hasan Ali bin Hüseyin bin Ali el Mesudi: Muruc-u Zeheb ve Meadinil Cevahir, c.2, Müessesetul A’lemi lil Matbuat, Beyrut, 1421 h.k.
13- Vakıdi, Muhammed bin Ömer Vakıd: el Meğazi, Tahkik-i Merasil Cunz, Müessesetul A’lemi lil Matbuat, c.1, 1409 h.k.
c- İngilizce kaynaklar
1- Cambridge Dictionary of synonyms and antonyms, 2005.
2- Websters Third New International Dictionary, Massachussets, Martin Webster inc. 1986, P 2361.
3- The New Encyclopedia of Britanica, vol.11, Micropedia, 1986, P 650
4- Michael Stohl, ed, The Politics of Terrorism, 3rd edition, New York, Marcel Decker inc. 1988, P 3.
5- Encarta 2004 The Deliberate creation and explatation of fear for bringing about political change.